Ütopya ve Distopya Arasındaki İnce Fark

Ütopya: Aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum.

Distopya: Ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.

sanıldığı üzere ütopya ve distopya zıt şeyler değildir.

ütopya olumlu/ideal bir toplumsa distopya olumsuzudur. ama bu direkt olarak zıt olduğunu anlamına gelmez.

dil içinde düşündüğümüz için ve herkesin ütopyası/distopyası farklı olduğu için tam olarak zıt oldukları söylenemez.

bu yüzden bu incecik çizgi tamamen insandan oluşur.

Farklı bir bakış açısı da aktaralım

Her ütopya distopyadır. çünkü insanlar ütopya fikrini toplumun sahip olduğunu düşündüğü problemlerin adeta sihirli bir değnek değmiş gibi çözüldüğü bir gelecek olarak düşünür. ancak toplumlar bireylerden oluşur ve bireylerin özgürlüklerini sınırlamadan ütopya olmaz. bu yüzden bir ütopya ne kadar uçuksa aslında o kadar distopyadır.

mesela şiddet olmayan bir dünya hayal edin. hiçbir insan hiçbir canlıya şiddet uygulamıyor. peki, ama bu nasıl oluyor? mesela aldatılanlar sevgililerine/eşlerine bir fiske bile vuramıyor? demek ki ya insanlar aldatamıyorlar ya da insanlar sevgili/eş kavramlarını yok etmişler/unutmuşlar. mesela hırsızlık var mı? her insana istediği her şeyi verebilen bir sistem bile kursanız ya komşunun evini isterse ne yapacaksınız? ya bir gün komşunun evinde yaşamaya başlarsa? komşusu şiddet uygulamadan kendi malını nasıl koruyacak? özel mülkiyeti de kaldıralım. hiç kimse hiçbir şeye sahip olmazsa hırsızlıkta olmaz. herkes her şeyin ortak sahibi olsun. peki, ama özel hayat? özel mülkiyet olmadan özel hayat olamaz. özel hayatı da ortadan kaldırdık.

böyle beyin jimnastiği yaptıkça bu uzar gider. yukarıdaki mantık yürütmede hatalar bulabilirsiniz bu çok doğal. çünkü ütopyalar kişiseldir. ancak nasıl kurgularsanız kurgulayın ait olduğunuz toplumun temel değerlerine dokunmadan ütopya yaratamazsınız. ütopya yaratmaya çalışırken yaşadığınız dönemin insanı için bir distopya yaratırsınız. aynı şekilde distopya yaratmaya çalışırken bazı insanların ütopyasını yaratırsınız.

Final yorumu
sabahları güneş doğmadan kalkıp, doğrusal bi hatta lastik tekerler üzerinde ilerleyen dev konservelere istifleniyoruz. büyük plastik kutuların başında 9 saat geçireceğimiz binaya gidene kadar kafamızı elimizdeki küçük plastik kutulara gömüyoruz. 9 saat sonra aynı konservelere tekrar yüklenip barınaklarımıza gönderiliyoruz. barınaklara döndüğümüzde bi süre daha plastik kutulara boş boş baktıktan sonra yatıp diğer bir güne uyanıyoruz. hiçbir hayvan görmeden, hiçbir ağaca dokunmadan, toprağa basmadan, kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakmadan…

birkaç yüzyıl önce yaşamış sağlıklı ve huzurlu bir çiftçinin distopyasında yaşıyoruz. bu distopyadan kurtulma fikrinin kendisi başlı başına bir ütopya.

Not:Görseller mehmetinkitapligi.com sitesine aittir.

Tüm Zamanların En Büyük Romanlarından Biri: Savaş ve Barış

Dünyaca ünlü Rus yazar Lev Tolstoy tarafından yazılan ve ilk olarak 1869 yılında yayınlanan Savaş ve Barış (Voyna i mir) romanı hakkında birtakım bilgiler.

rusça bilen bir kişi olmadığımdan çok dil bazlı yorum yapamayacağım bir konu olsa da, sanırım tolstoy‘un bizzat kendisinin fransızcaya çevirdiği eserine “la paix et la guerre” adını vermiş olması, kitabın isimlendirilmesi konusunda bir yanlışlık olmuş olmadığını ispatlar nitelikte bir kanıttır. bunun yanında “tolstoy imla hatası olduktan sonra, battı balık yan gider diye yeni adı kabullendi” diyenler de çıkabilecektir elbette. durumla ilgili kendi duyduğum yorum ise, rusçada barış ve dünya kelimelerinin yazılışlarında bir tek harf farkı olması ve okunuşlarının da aynı olmasından kaynaklanmaktadır. söz konusu dedikodulara yol açan sürecin başlangıcı ise yanılmıyorsam 80’lerde bir rus bilgi yarışmasında eserin sorulduğu bir sorunun doğru cevabının “savaş ve dünya” olarak açıklanması olmuş.

bunun yanında yakın zamanda penguin yayınları eseri yeni bir ingilizce tercümeyle yayınlarken, önsözde daha ilginç bir bakış açısı ortaya koymuş, tolstoy’un kendi eserini yanlış isimlendirdiği görüşünü cesurca açıklama yoluna gitmiş. bu her ne kadar ispatı olmayan bir iddia olsa da, kitabı okuyanlar için çok mantık dışı olmayabilecektir. zira roman hakikaten de gidip gelen süreçler halinde bize savaşı ve barışı kontrastlama ya da kıyaslama amacı gütmekten uzaktadır. elbette böyle motifler de destansı eserde sıkça yer almaktadır ama anlatılanların “savaş ve barış” adının ortaya koyduğu tarzda bir ying yang ilişkisinden uzak olduğu da gözden kaçmamaktadır. kendi adıma barış kelimesinden çok “ve” kelimesi bende bu sorunu yaratmaktadır diyebilirim.

biraz tarihçesine girmek gerekirse

savaş ve barış 1865 ile 1869 yılları arasında (o zaman adet olduğu üzere dergilerde) yayınlanmış, tolstoy’un napolyon savaşları esnasındaki rusya’yı ve bir çok gerçek tarihsel kişiyi arka plan seçerek anlattığı bir hikayedir. her ne kadar şimdi “büyük roman” olarak adlandırılsa da, o zamanın standartlarındaki roman formatına çok da uyan bir eser değildi savaş ve barış. tolstoy’un kendisi bile ilk romanı olarak anna karenina‘yı saymaktadır.

roman, beş aristokrat rus ailesinin etrafında geçer diyebiliriz. bunlardan en önemlileri elbette bezukov’lar, rostov’lar ve bolkonski’lerdir. ancak hikayede o kadar çok karakter vardır ve büyük çoğunluğu o kadar derinlemesine geliştirilmişlerdir ki, insanın karakterlerin yazılı olduğu bir “rehber”siz romanı okumaya başlaması, ilk 100 sayfa sonunda pes etmeyi kaçınılmaz kılabilir. eserin ilk dörtte üçlük kısmı daha çok kendi yarattığı karakterlerin etrafında dönse de, tolstoy’un kitabın son kısımlarında savaşın ve liderliğin doğası, tarih, politika, kahramanlık ve tarihsel kişilikler üzerinde felsefi bir çalışma içine girdiği netçe görülecektir. zaten işte bu format savaş ve barış’ın standart bir roman olmadığı iddiasını güçlü kılar.

ana karakterlerden biraz bahsetmek gerekirse

tek bir başrolden bahsetmenin zorluğu ile söze başlamak gerekir. pierre bezukov, bazı eleştirmenlere göre tolstoy’un kendi yansıması olan, ve rus sosyetesine ve entrikalarına uzak, bazen kendisini zor duruma düşürecek kadar direkt konuşan, kendisini daha henüz keşfetmemiş genç bir adamdır. bir rus aristokratının “piç” oğlu olan pierre kendisine kalan miras sayesinde sosyetede yer bulacak, ancak hiç bir zaman onların parçası olamayacaktır. yakın arkadaşı andrew bolkonski ise, pierre’den hayata bakış açısıyla ayrılmaktadır. zeki, analitik düşünen ve önceliklerini pierre’e göre çok önceden belirlemiş (her ne kadar hikaye içinde o da kendini keşfetse de) vatansever bir askerdir.nataşa rostov, belki romanın en ilgi çekici karakteridir. canlılık, hayat doluluk, heyecan ve şıpsevdilik en büyük özellikleri olan bu rostov ailesinin en küçük kızının kaderi uzun roman boyunca okuyucuyu belki de en çok meraka sevkedecek olanıdır. bunun yanında tolstoy’un açık bir biçimde savunduğu ünlü rus generali kutuzov ve napolyon da romanın en meşhur karakterleri arasında yer alır.

romanda tolstoy hayatla ilgili birçok konuda bazen açık, bazen kapalı görüşlerini ve tespitlerini eser boyunca bize yansıtır

nedir bunlar… başlığında “savaş” gibi strateji ve mantığa dayanan bir kavramı barındırsa da, tolstoy genel olarak insan davranışlarının (özel olarak savaşta komutanların ve siyasetçilerin davranışlarından yola çıkarak) nasıl ve ne kadar sıklıkla mantık yolundan çıktığını gözler önüne serer. mantıklı davranmanın, rasyonelliğin, analitikliğin belki de en gerekli olduğu alanda bile büyük liderler inanılmaz anlamsız davranışlar gösterebilmektedir, ve bunu açıklayan net sebepleri tarihçiler bize sunamamaktadır. tolstoy bunu tarihi yazan karakterlerin, aslında tarih tarafından önceden çizilmiş, ya da o an çizilmekte olan bir olaylar zincirinin basit esirleri olduğu ile açıklamaya gider. sadece savaşta değil, “barış”‘ta da kahramanlarımız hikayenin her aşamasında birbirinden farklı yollara, açık bir mantık ve sebep gösteremeden sapabilmekte, kendileri ve karşılarındakiler için en iyi olanı seçmekten çok, bilinmeyen bir çarkın parçası gibi hareket etmektedirler. ancak görürüz ki, bazen en mantıksız görünen hareketler bir taraf için iyi sonuç verebilmektedir ve biz geçmişi incelerken anlamsız bir biçimde o hareket yolunun ne kadar akıllıca olduğunu sonucuna göre değerlendirip geriye dönük bir anlamlandırma çabasına “girebilmekteyizdir”.

eh tabii ki “hayatın anlamı nedir” gibi ezeli ve ebedi bir sorunun savaş ve barış’ta yer almaması da şaşırtıcı olurdu. hikaye boyunca birden fazla karakter hayatın ne olduğu konusunda, tabir yerindeyse epiphany‘ler yaşıyor. andrew austerlitz’de ölümle burun buruna geldiğinde, göze görünenden çok daha derin bir hayatın, bir gerçeğin varlığını ilk defa farkediyor, belki de neden yaşadığını anlıyor. andrew bunu ölüm karşısında kaldığında farkederken, arkadaşı pierre belki bütün eser boyunca kendi hayatına bir anlam verme çabası içerisinde yaşıyor. pierre bunu aktif bir çaba içerisinde, değişik eylemler içine kendini atarak hayatına orada anlam verebileceğine inanarak yapıyor ancak ne evliliği, ne politika, ne masonluk ne de napolyon’a suikast girişimi esnasındaki milliyetçi kişiliği ona istediği doyumu veremiyor. pierre hayatının olması gereken şeklini zannımca kitabın sonunda bulduğundan ve bunu açıklamak da okuma zevkini kaçıracağından yorumumu fazla uzatmıyorum. ancak pierre’in savaş ve barış sürecindeki hayatını anlamlandırma çabası, belki en çok okuyucuyu pierre karakterine sempati ile bakmaya yönelten özelliği oluyor.

savaş ve barış’ı edebiyatla ilgilenmeyen bir kişiye bile ilginç kılabilecek en büyük tema ise liderliğin ve liderlik tarz ve kapasitelerinin sorgulandığı kısımlar olmalı

tolstoy bu konuyu hem tarihin büyük liderleri napolyon, kutuzov ve alexandr örneğinde ele alıyor, hem de sıradan günlük hayattaki liderliğin etkilerini ve sebeplerini sorgulayarak bize sunuyor. herhalde ortaya koyduğu en büyük söylem ise, liderlerin düşünüldüğü gibi inanılmaz dehalarıyla ve güçleriyle tarihi “yazan” kişiler değil, aslında kendilerinden çok büyük binlerce, milyonlarca olay ve kişinin oluşturduğu bir çarkın esiri oldukları ve tarihin yazarı değil tarih tarafından yazıldıkları, kendilerine verilen rolü oynadıkları…tolstoy bunu kitabın bilhassa savaş stratejisiyle ilgili olan kısımlarında o kadar güzel ve net örneklerle ortaya koyuyor ki, insanın (ya da en azından benim) ikna olmama şansı az kalıyor.

savaş ve barış’ta gözümüze çarpan motiflerden de bahsetmek sanırım yerinde olur

maddi açıdan fakirleşme ve zenginliğin kaybı ile ailelerin yaşadığı dram, sebebi açıklanamayan ve aniden çıkıp aniden biten aşklar, ve belki de en çok ölüm karşısında insanların “gözlerinin açılması” gibi deneyimler bir çok karakterin başından geçiyor. bunun yanında bordino savaşının uzun biçimde anlatıldığı bölümler tarih açısından bir ders olmak ile birlikte, içgüdüleriyle ve inançlarıyla savaşın bütün mantıki gerekliliklerini yerine getiren fransız ordusunu yenen rus ordusunun tolstoy tarafından önümüze konulduğu kısımlar oluyor. gene rus ordusu fransız ordusuyla savaşırken, rus elit tabakasının kendi aralarında rusça yerine fransızca konuşmayı tercih etmesi, savaşın aslında neden yapıldığı, ya da “savaş ve barış” ın ne kadar farklı olabileceğini düşündürüyor insana.

savaş ve barış tam anlamıyla bir destan. belki balzac eserleri kadar edebi, dostoyevski romanları kadar felsefi değil ama edebiyat dünyasında “tek” bir roman. insan eğer azmedip okursa, ki başlarda cesareti kırmak için çok zorlayan bir kitap, okuduktan sonra “ben savaş ve barış’ı okudum” diyebilmenin vereceği haklı böbürlenme dışında, kendi içinde de tekrar tekrar okumaya devam edeceği bir dünyaya sahip oluyor.

Kaynakça:https://seyler.eksisozluk.com/tum-zamanlarin-en-buyuk-romanlarindan-biri-savas-ve-baris