işte böyle dedi zerdüşt kitap yorumu…

işte böyle dedi zerdüşt ile ilgili görsel sonucu

Yazmış olduğu ” işte Böyle dedi Zerdüşt “eserine gelecek olursak yazarımızın da dediği gibi ” Herkes” ve “Hiç Kimse” için bir kitap…

İlk olarak bana biraz ağır bir kitap geldi, bazı söylemleri çok güzel ve anlamlı Felsefi olarak insanı zorlayan ve düşündürmeye sevk eden bir kitap. Ana karakterimiz Zerdüşt. İnsanların arasında dilediğini bulamayan ve insanların bir amacının olmadığını gören karakterimiz dağlara çıkar. Yalnızlığıyla kalır ve düşünmeye başlar her şeyi. Erdemi, merhameti, dostluğun ne olduğunu, acıyı, mutluluğu… Aklınıza gelebilecek birçok konu üzerinde duruyor.

.

.

Ayrıca “tin” ve “üst-insan” kavramlarını vurguluyor kitabında. Kitap ilk başka üç bölümden oluşmasına rağmen Nietzsche daha sonradan bir bölüm daha ekliyor . Sevdiği kadına evlenme teklifi edip ret cevabı alınca kitabı on gün içeresinde yazmış olması da beni ayrı bir şaşırttı. Eserinde sürekli üst-insan kavramı üzerinde duruyor, anladığım kadarıyla demek istediği insanın tamamlanmamış bir varlık olduğu ve insanın bunu aşması gerektiğidir. Yani insan ne zaman yanılgılarından ve yücelttiği yansımalardan kurtulursa üst-insan olma yolunda ilerleyecektir.

 Kitaptan alıntı:

Kötülükleriniz değil birçok iyilikleriniz bana bulantı veriyor. İsterdim ki cinnetiniz gerçek adalet ve bağlılık olsun. Hâlbuki sizin erdeminiz yalnız uzun yaşamak ve acınacak bir rahata kavuşmak içindir.

Kitapta karşımıza çıkan yaşam felsefesini ele alalım.

 Öncelikle bahsettiğimiz gibi bu felsefe, dinlerin ve metafizik her tür inancın altüst edilip terse çevrilmesidir. Kişi herhangi bir devletsel veya dinsel ideale bağlanmayı bırakmalı, yeryüzüne ve yaşama bağlı kalmalıdır. Çünkü Nietzsche’nin kitapta ‘öte dünyalılar’ diye tarif ettiği Hristiyanlık etiğine bağlı Batı geleneği kişiyi alçaltır, onu sürü psikolojisi içinde bireyselliğini yok ederek eritir ve yaşamı olumsuzlaşarak öte dünyaya ulaşmayı hedef olarak gösterir. Nietzsche için bu köle ahlakıdır. Zerdüşt, insanların bu zayıflığı ve yaşam olumsuzlaşmasını bırakarak, tam tersine toplumsal ideallere

 (onun deyimiyle sürüye) ait olmasını değil birey olmasını, öte dünyaya değil bu dünyaya bağlı kalmasını, yaşamı olumsuz değil olumlu olarak görmesini salık vermektedir. Zerdüşt, insanlara ‘yeryüzüne bağlı kalmaları’ için yalvarır: ‘Yalvarırım size kardeşlerim’ der, ‘yeryüzüne bağlı kalın ve inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz açanlara…’ Peki, bu nasıl olacaktır? Eğer ‘’Tanrı öldü,’’ metaforunu ele alırsak; insanlar yarattıkları Tanrı’yı öldürdükleri bu yüzyılda mecburen yıkılan metafizik inançlar yerine yeni değerler yaratmak zorunda kalacaktır. Nietzsche bu metafizik yıkımı içinde yaşadığı 19.yy Batı toplumunda değerlerin çöktüğünü gözleyerek yapmıştır. ‘’Ben bu kulaklara göre ağız değilim,’’ diyerek de aslında kendisini 20.yy’da yaşayacak kuşakların anlayacağı kehanetinde bulunmuş, içinde bulunduğu yüzyıl yerine gelecek yüzyılın insanının sözcülüğünü yapmıştır. Nietzsche’nin, değerlerin altüst edilişinin simgesi ve sözcüsü Zerdüşt’ün çevresini kitap boyunca hayvanlarla sardığını görürüz. Bu hayvanların kullanılışı; Nietzsche’ye göre çağın özlemini çektiği insanların henüz ortada olmadığını sergiler. Hayvanlar, insanların çölünü gösterir, onun çevresindeki kişileri gülünç kılarlar. Masallarda olduğu gibi insanları karikatürleştirirken aynı zamanda Zerdüşt’ün insanlar arasındaki yalnızlığını belirginleştirirler. Demek ki, fikirleriyle 19.yy’da insanlar arasında kendini hissettiği konumu Zerdüşt üzerinden anlatmaktadır Nietzsche.

Buradan şunu anlıyoruz’ ki ;

 Nietzsche sadece değerlerin ters yüz edilmesini ve yıkılmasını savunan bir nihilist olarak görülmemelidir. O yeni değerler yaratmaktan ve enkazın üzerine yeni bir bina inşa etmekten söz etmektedir. Fakat hitap ettiği kitle henüz buna hazır değildir ama gelecek kuşaklar buna hazır olacaktır. Kitapta Zerdüşt’ün gittiği yerde alaya alındığını, anlaşılmadığını görüp üzüntüye kapılmasını bu gelecek misyonu çerçevesinde anlamamız gerekmektedir. Nietzsche; yeni fikirlerle, yeni kuşaklara ve yeni insanlara hitap etmektedir.

Nietzsche, bu felsefi anlayışı içinde insanı, Darwin’den de esinlenerek hayvan ile Üstinsan arasında gerilen bir ip olarak görmektedir. İnsana kendini aşma misyonu yüklemektedir. İnsan için hayvan ne ise, üst insan için de insan o’dur. Toplumdaki değerleri yıkıp, bir yasa koyucu gibi hareket ederek kendi değerlerini kendisi yaratan kişidir Üstinsan. Ama bu bizi yanıltmamalıdır, Zerdüşt Üstinsanı kaçınılmaz bir şey olarak değil, insan ruhuna karşı bir medyan okuma olarak görür. Üstinsan belki hiç gerçekleşmeyecektir ama Nietzsche böyle bir duruma ulaşmak için çabalamak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu vurgular.

Eğer toplum Köle ise bu Üstinsan da efendi’dir. Dolayısıyla Nietzsche, diğer kitaplarında belirtiği güç istenci kavramına da bu kitapta yer vermektedir. Üst insanın temel özelliği, zayıf değil güçlü olmasıdır. İtaatkâr değil buyurgan, sürü değerlerine karşı bireysel değerleri öne çıkaran bir karakterdir. İradesini başka insanın denetimine vermeyen, birey olarak insanlardan fikri kopukluğunu ve yalnızlığını güce çevirebilen, değerleri toplumda hazır olarak bulup benimseyen değil kendi içinden bulup inşa ederek ortaya koyan kişidir. Peki, tam olarak hangi değerleri savunur, hangi akımın sözcüsüdür? Tabii ki net bir değerler sistemi koyarak tüm insanlığa uyulacak dogmalar da bırakmamıştır Nietzsche. Zerdüşt bu anlamda bir uyarıcıdır, yolu gösterir ama insanlara ulaşılacak değerler listesini hazır olarak vermez. Çünkü Nietzsche, her insanın bu yolda büyük acılara göğüs gererek, toplumsal olarak çekebileceği dışlanmadan tutun içsel olarak değerlerini yıkmanın sancısına kadar bir çok şeyle yüzleşmesi gerektiğini savunmaktadır. Zerdüşt, kendisine takipçiler arayan biri değildir. O yol arkadaşları istediğini belirtmektedir. Çünkü eğer takipçiler isterse insanları yine sürüleştirmiş olacak ve felsefesine aykırı davranmış olacaktır. Bu yüzden felsefe, ona göre, ‘’Buz kaplı dağlarda gönüllü olarak yaşamaktır.’’ Nietzsche’ye göre bir ağaç, görkemine ulaşmak için rüzgârlı havaya muhtaçtır bu yüzden.

Nietzsche’nin değerlerin yıkımından sonra yaratacağı değerler sistemi içinde sanat merkezi bir rol edinir. ‘’Yalnız bir tanrıya inanacağım,’’ diye haykırır Zerdüşt, ‘’dans etmekte eşsiz olan bir tanrıya!’’ Zerdüşt burada basit bir eğretileme yapmamaktadır. Ona göre Hristiyanlığın Tanrı’sı bedeni (bedensel hazları, yaşama bağlı olan bedensel isteklerimizi) yadsıyıp, bedeni gelip geçiçi ilan edip ölümsüz ruh’u öne çıkarmıştır. Oysa dans figürü yeniden bedeni önemli kılar. Bu yüzden Nietzsche, Yunan mitolojisini, Hristiyanlık öncesi pagan kültürünü önemser. O dönemlerde yapılan müzikli ve danslı şenlikleri över. Yunan ve pagan kültürünü yaşamayı bilmekle över ve kutlar. Müzik ve dans gibi etkinlikler bedene hak ettiği olumlu değeri verir ona göre. Bu yüzden bu tutum sadece estetik bir tavır değildir, varlığa bakış konusunda ontolojik olarak önemli bir yere sahiptir. Hakikat arayışlarını reddeden Nietzsche, yukarıda bahsettiğimiz gibi metafizik inançlara karşı alternatif sistemler, katı ve özgür düşünceyi yıkan ideolojiler öne sürmez. Bunun yerine bedeni ve yaşamı olumluysan, özgür düşünceye önem veren ve aklın sınırlarına hapsolmamış dans ve müzik gibi etkinlikleri öne çıkarmaktadır. Bu yüzden Nietzsche bir yaşam felsefesi öne sürse de bu asla bildiğimiz manada belli bir öğretiyi benimsetmeye dayalı bir proje değildir. Bu yaşam felsefesinin içeriğini oluşturan net değerleri Üstinsan, kendini yenerek, yaratıcılığını kullanarak, büyümenin acısıyla yüzleşerek kendisi belirleyecektir.

Saydığımız temel özelliklere sahip yaşam projesinin esas konularından biri de ‘bengi dönüş’ fikridir. Biz bunu yazımızın sonuna bırakmayı tercih ettik. Çünkü bahsettiğimiz vurguların hepsini kaplayan ana çatı görevinde bir felsefi fikir olarak göze çarpmaktadır Zerdüşt’te. Bu öğreti Zerdüşt’ün Üstinsanı değil, insani yönüdür. Çünkü tanrıları ve metafizik inançları kaybederek yaşadığımız terk edilmişlik halimize metafizik bir teselli verme amacı taşır. Nietzsche bunu kimi zaman bir kozmolojik iddia kimi zaman bir etik kavram olarak ele alır. Zerdüşt, ‘Vizyon ve bilmeceye dair ’de iki tane yol tarif eder. İlki geçmişten başlar, diğeri gelecekten ve şu ‘An’ durduğum geçitte buluşurlar. Dolayısıyla Anın öncesinde de sonrasında da sonsuzluk uzanır: içinden çıkılamayacak bitmek bilmeyen bir olaylar zinciri. Her olay sonsuza dek tekrarlanacaktır, ölümden sonra yeni bir hayata ya da benzer bir hayata geçmemiz mümkün olmayacaktır. Burada dinsel öğretiye bir alternatif sunulduğunu görmekteyiz. Nietzsche bunu bilimsel olarak ispata kalkışmadı ama mantıksal olarak varoluş gizemine bir bakış açısı olarak sundu. Dolayısıyla Nietzsche, varlık kavramına karşı ‘oluş’ kavramını öne çıkarmıştır. Anlaşılır kılmak için şunu söyleyebiliriz; varlık adına tek bir şey vardır o da ‘oluş halinde olandır. Varlık iddiası ona göre durağandır, sabittir. Oluş ise dinamiktir, hareket halinde olandır, hayatın sonsuz akışıdır. Bengi Dönüş’ü olanaklı kılan şey, ‘oluşa ‘evet’ deyiştir. Bu çevrimsel zaman anlayışı karamsar bir ton da taşır. Her şeyin boşun alığını ima eder. ‘Bakın, size Üstinsanı öğretiyorum,’ der Nietzsche, Tanrı’nın ölümünden sonra, Üstinsanın ‘Yeryüzü ’nün anlamı’ olduğunu söyler. ‘Üstinsan’ ise kendinden öteyi yaratmak isteyen ve ‘böylece yok olandır! Yani ‘bengi dönüş’, ‘Oluş’ , ‘Yok oluş’ ve ‘Üstinsana bağlanır. Nietzsche bu öğretinin ahlaki yönünü vurgulamak için: ‘’Her şeyde ve her durumda ‘bunu bir kez daha ve sonsuz kez istiyor muyum?’’ sorusunu kendimize sormamızı ister. Bu soru içinde yaşadığımız anda, şimdiki zamanda yaptığımız eylemlere bizi daha güçlü kılacak seçimlerle yön vermemiz gerektiğini çünkü her seçimin sonsuza dek zamanda yankılanıp yeniden yaşanacağını (en azından zihnimizde, anılarımızda geri dönüp olayları hoşumuza gitse de gitmese de olduğu gibi yaşarız. Olayları olmasını istediğimiz şekle çevirmenin yolu yoktur, pişman olmuşsak bunu telafi edemeyeceğiz.) öğütler ve bizi sürekli uyanık tutmaya, üstinsan öğretisinden şaşmamaya yönlendirir.

Yazarın Hayatı :

Friedrich Wilhelm Nietzsche, Alman bir filolog, filozof, şair, kültür eleştirmeni ve besteci nitelikleriyle tanımlanmaktadır. Din, ahlak, felsefe, bilim ve modern kültür konuları üzerine yoğunlaşmış, bu alanlarda metafor, aforizma, ironilerle dolu eleştirel yazılar yazmıştır. Güç istenci, Tanrının ölümü, Üstinsan ve Bengi dönüş gibi kavramlara kilitlenmiştir. Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli eseriyle hafızalara kazınmış olan dahininhayat hikayesi de kendisi gibi etkileyicidir.

Garip bir anne ile anlaşamadığı bir kız kardeşe sahip Nietzsche’nin kadınlarla ilgili düşüncelerinde etkili olan sebep; ilk başta ailesindeki kadınlar olmuştur. Papaz olabilmek için teoloji ve filoloji okumaya başlayıp, daha sonra “tanrı öldü” diyerek eğitimine dil bilimi alanında tamamlamıştır. Hayatı boyunca migren ağrılarından muzdarip olmuş ve şehir şehir gezerek sağlığına iyi gelecek iklimi aramıştır. Ama baş ağrılarına rağmen, yazmaya devam etmiş, delirene kadar kalemi elinden bırakmamıştır.

Nietzsche, Prusya Krallığında Saksonya eyaletindeki küçük bir kasabada 15 Ekim 1844’te doğmuş. Bir papaz ve öğretmen olan Carl Ludwig Nietzsche ile Franziska Oehler’in ilk çocukları olarak dünyaya gelen Nietzsche’nin doğduğu gün, aynı zamanda Prusya Kralı IV. Frederick William’ın da doğum günü olduğu için adı Friedrick Wilhelm olarak belirlenmiş. Röcken Protestan Kilisesi’nde papaz olan babası ile dindar bir aileden gelen annesinin Nietzsche’den sonra iki çocukları daha olmuş. 1846’da doğan kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche ve 1848’de doğan erkek kardeşi Ludwig Joseph.

Ancak Ludwig Joseph dünyaya geldikten 1 sene sonra baba Carl Ludwig Nietzsche, bir beyin hastalığı yüzünden hayata veda etmiş. Açıklama olarak ise o dönemler beyin yumuşaması olarak adlandırılan bir rahatsızlıktan öldüğü söylenmiş. Şiddetli migren ağrıları çeken babası, nihayetinde kör olduktan sonra ölmüş. Ve bu Nietzsche’nin tek kaybı olmamış. Henüz 5 yaşındayken babasını kaybeden çocuk, 1 sene sonra da 2 yaşındaki erkek kardeşini kaybetmiş. Tüm bu olanlardan sonra, anne, kız kardeş ve Nietzsche, anneannesinin yanına taşınmış.

Naumburg’da anneanne ve iki bekar teyze ile yaşamaya başlayan Nietzsche ailesi, 6 sene kalacakları evde yeni bir hayata başlamış. İffetli ve dindar kadınlar arasında başlayan yeni hayatının, Nietzsche’nin ileride kadınlarla ilgili dile getireceği düşüncelerinin temelini oluşturduğu söylenir. Kadınlar arasında geçen yıllarda Nietzsche, baskıcı ve bol karşıt cinsli ortam yüzünden içine kapanık bir çocuk olmuş. Neyse ki buradaki yaşamları çok uzun sürmemiş çünkü 1856’da anneannesinin ölümünden sonra aile kendi evlerine taşınmış. 13 yaşındayken eyaletin en iyi okullarından biri olan yatılı Pforta’ya başlamış. Ve bu dönemlerde Nietzsche’nin lakabı “küçük Prostestan papazı” olmuş.

Derslerinde epey başarılı olan Nietzsche, müziğe de merak salmış ve 1857’de ilk otobiyografisini yazmış. 1858’de burs kazanarak Naumburg yakınlarında bulunan, Schulpfort’a başlamış ve 1964’e kadar orada okumuş. Yunanca, İbranice, Fransızca ve İngilizce alt yapısı oluşmuş, ayrıca şiirler ve besteler üzerine çalışma imkanı bulmuş. Tüm bunlara ek olarak; Nietzsche ilk kez ailesinden ayrı kalma deneyimi yaşayarak, özgürlüğün ne demek olduğunu öğrenmiş.

Yıllar boyunca, baskı altında yetişen çocuk, ilk gençlik yıllarında kuralları çiğnemeye başlamış. Uygunsuz konuların peşinden gitmeye, öğretmenlerinin tasvip etmediği alanlara yönelmeye başlamış. Mesela; dönemin pek tanınmayan şairi Friedrich Hölderlin’in eserlerini okumuş ve onu en sevdiği şair olarak ilan etmiş. Ayrıca sıra dışı, ateist ve alkole düşkün bir şair olan Ernst Ortlepp ile tanışmış. Hatta tanışmalarından birkaç hafta sonra ölü bulunan Ortlepp’in etkili olduğu düşünülen bir hata yapmış. Bu; bir arkadaşıyla birlikte okula sarhoş dönmesiymiş.

1864’te mezun olduktan sonra teoloji ve klasik filoloji okumak için Bonn Üniversitesi’ne girmiş. Burada deyim yerindeyse, huy değiştiren Nietzschegirişken bir genç olmuş. Çeşitli gruplara katılmış, içki içmiş ve girdiği bir düelloda yaralanmış. Burnunun üzerindeki yara izi bu düellonun hatırası olmuş. Tatil için eve döndüğünde dindar olan annesi ile kız kardeşine bir daha dini ayinlere katılmayacağını söylemiş ve bir daha kiliseye adımını atmamış.

Nietzsche’nin Gençliği;

Bir dönem okuduktan sonra, inancını kaybetmiş ve “Tanrı öldü” sonucuna varan genç teoloji alanındaki çalışmalarına son vermiş. Öğretmeni Fridrich Wilhelm Ritschl’in çalışmalarından etkilenen Nietzsche üniversitesini de değiştirerek, Ritschl’in ardından Liepzig’e gitmiş. Ritschl’nin yönlendirmesiyle filoloji alanında çalışmaya başlamış ve burada bulunduğu dönemde hayatını etkileyecek iki önemli olay yaşamış.

Bir tanesi genelev ziyaretlerinde kaptığı frengi hastalığı, diğeri ise girdiği bir kitapçıda Schopenhauer’in ünlü eseri “İstem ve Tasarım olarak Dünya ile tanışmasıymış. Alman yazar ve filozof Schopenhauer’den fazlasıyla etkilenerek, kendisini Schopenhauercu olarak tanımlamaya başlamış. Ünlü düşünürün karamsarlığına kapılan Nietzsche, inancını tamamen kaybetmiş. Bu dönemde aldığı sürgün cezası yüzünden Liepzig’de bulunan Vilhelm Richard Wagner ile tanışma fırsatı bulmuş. Wagner’in müziğini beğenmesinin yanı sıra her ikisinin de Ludwig van Beethoven ve Schopenhauer hayranlığı, ikiliyi birbirine daha da çok yaklaştırmış.

Nietzsche; Paul Ree ve Lou Andreas Salome ile; 

Hem bir baba-oğul hem de iki yakın dost ilişkisi kurduğu Wagner ile sık sık görüşmeye başlamış. Bir yandan eğitimine devam eden Nietzsche, aynı zamanda Ritschl’in idaresindeki bir dergide yazıyormuş. Klasik dillerde üstün başarı göstermiş ve Ritschl’in de desteğiyle henüz 24 yaşındayken doktorasını bile olmayan Nietzsche, Basel Üniversitesi’nde filoloji profesörlüğü yapmaya başlamış. 1869’da Basel’deki görevine başlayarak 10 yıl boyunca filoloji ve felsefe dersleri vermiş. Üniversitedeyken bir kültür tarihçisi olan Jacop Burchardt ile tanışmış ve Burchardt’a hayatı boyunca saygı duymuş.

Wagner ile görüşmeye devam eden ünlü kişilik, 1869 Noel’i için Wagner’in evine gitmiş. Ve burada ilk kitabı Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu’nu yazmaya başlamış. Kitabını bitirebilmek için Alplere gitmesinin ardından Almanya-Fransa savaşının patlak vermesi üzerine geri dönmüş. 1870’de gönüllü sıhhiye eri olarak cepheye katılan Nietzsche, savaşta şahit olduğu sahnelerden ne kadar etkilendiğini daha sonra kitaplarında yazmış.

Nietzsche’yi Reddeden Kadın Lou Andreas Salome;

Güç İstemi kuramı, cephede olduğu sırada tohumları atılan düşüncelerinden bir tanesi olmuş. Yaralı askerlerle birlikte yaptığı bir tren yolculuğu sırasında dizanteri ve difteriye yakalanarak, görevinden ayrılmak durumunda kalmış. Bir süre dinlendikten sonra Basel’deki görevinin başına geçen, yarım kalan kitabını 1872 yılında tamamlayabilmiş. Müziğin Ruhundan Tragedya Doğuşu’nda Apolloncu ve Diyonisoscu güçler üzerinde durmuş. Bu tarihten sonra 1876 yılına kadar; David Strauss: İtirafçı ve Yazar, Tarihin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine, Eğitimci Olarak Schopenhauer, Richard Wagner Beyrut’ta isimlerinde dört deneme daha yayımlamış.

1876’da Nietzsche, karamsarlığı bırakmasında etkili isim olacak Paul Ree ile görüşmeye başlamış. Wagner’den uzaklaşarak, İnsanca, Pek İnsanca isimli eserini kaleme almış. Kitapta metafizik, ahlak, cinsellik ve dine varana kadar pek çok konuyu inceleyen Nietzsche, Wagner ile Schopenhauer’in felsefesinden ayrıldığını açıkça belli etmiş.

Nietzsche’nin Hayatındaki Önemli İsim Wilhelm Richard Wagner;

1879’da sağlığı bozulmuş ve Basel’deki görevini bırakmak durumunda kalmış. Buradan aldığı küçük bir emekli maaşıyla, şehir şehir gezerek yaşamaya başlamış. Sık sık seyahat etmesinin nedeni, sağlığına iyi gelecek iklim arayışı imiş. Şiddetli baş ağrıları ve görme problemleri yaşamaktaymış. 10 yıl boyunca, bir yerden bir yere yolculuk etmiş ve bu dönemlerde yazmaya devam etmiş. Yazlarını genellikle İsviçre’de Alp dağlarının eteklerinden geçirirken, kışlarını İtalya ve Fransa şehirlerindegeçirmeyi tercih etmiş. Zaman zaman ailesini ziyarete gitmesine rağmen, hem dindar hem de koyu bir milliyetçi olan kız kardeşiyle çatışmaları hiçbir zaman bitmemiş.

Basel’de bir pansiyonda kaldığı dönemde, üniversitede sekreterliğini yapmış olan eski öğrencisi Peter Gast ile karşılaşmış ve Gast görme yetisi iyice zayıflayan Nietzsche’nin özel asistanlığını yapmaya başlamış. 1882’de Şen Bilim isimli eserinin ilk kısmını yayımlayan bağımsız yazar, aynı yıl Paul Ree aracılığıyla Lou Andreas Salome ile tanışmış. Rus asıllı bir psikanalist ve yazar olan Salome’ye aşık olan Nietzsche, ona evlilik teklif etmiş ama reddedilmiş. Nietzsche gibi Paul Ree de Salome’ye aşıkmış. Ancak onun evlilik teklifini de kabul etmemiş. Ree ve Salome ile olan ilişkisi annesi ve kız kardeşi yüzünden biten Nietzsche, her şeyden uzaklaşmak için Rapolla’ya gitmiş. Ve burada ünlü kitabı Zerdüşt Böyle Buyurdu’nun ilk bölümünü sadece 10 günde yazmış.

Nietzsche, Kız Kardeşinin Bakımında; 

Ancak kitapları çok az satılmaya başladığı için Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün dördüncü bölümünün sadece 40 kopyası yapılmış. 1886’da İyinin ve Kötünün Ötesinde’yi, 1886-87 yıllarında ise Trajedinin Doğuşu, İnsanca, Pek İnsanca, Tan Kızıllığı ve Şen Bilin ikinci baskılarını yayımlamış. Tüm bu gelişmeler Nietzsche’ye çalışmalarının karşılığını alacağı yönünde umut vermiş. 1886 yılında anlaşamadığı kız kardeşi antisemitist Bernhard Förster ile evlenmiş. 1887 yılında Ahlakın Soykütüğü Üzerine isimli eserini, 1888’de de Putların Alacakaranlığı ve Deccal’i yazmış. Ardından otobiyografisi Ecce Homo isimli eserini yazmaya başlamış. Bu dönemlerde Dostoyevski’nin eserlerini okuyan Nietzsche, ünlü kişilikten epey etkilenmiş.

1889 yılının Ocak ayında zihinsel bir çöküş yaşayan Nietzsche, kaynaklara göre bir atın kırbaçlandığını görünce onun önüne atlayarak boynuna sarılmış. Daha sonra ise kendini kaybederek yere yığılmış. Ardından zihinsel sağlığını kaybetmeye başlamış ve birkaç yakın arkadaşına gönderdiği mektuplardan durumunun ne kadar ciddi olduğu anlaşılmış.

Nietzsche’nin Hastalık Dönemi;

Haberi alan yakın arkadaşı Overbeck, Nietzsche’yi Basel’de bir psikiyatri kliniğe yatırmış. Durumu gittikçe kötüleşen Nietzsche’nin tedavisi önce annesinin isteğiyle Otto Binswanger, daha sonra da Julius Langbehntarafından üstlenilmiş. Langbehn’in uyguladığı tedavi Nietzsche’ye iyi gelmiş fakat doktorun hastasının rahatsızlığı hakkındaki özel bilgileri etrafıyla paylaşması üzerine tedaviye son verilmiş. 1890 Mart’ında annesi Nietzsche’yi klinikten çıkartarak kendi evine götürmüş.

İşte bu sırada ünlü kişiliğin yakın arkadaşları Overbeck ve Gast, Nietzsche’nin yayımlanmamış eserlerine ne yapılacağı üzerine düşünmekteymiş. Nietzsche Wagner’e Karşı isimli eserin 50 kopyalık özel basımını sipariş etmişler ancak yayımcı onlardan gizlice 100 kopya basmış. Deccal ile Ecce Homo’yu ise yayımlamamışlar. 1893 yılında Elisabeth, kocasının intihar etmesi üzerine evine geri dönmüş. Yıllarca birlikte yaşamalarının ardından 1897’de Nietzsche ve Elizabeth’in annesi hayata veda etmiş. Ardından Nietzsche’nin bakımını hiçbir zaman anlaşamadığı Elizabeth üstlenmiş.

Nietzsche’nin Mezarı;

Zihinsel hastalığının nedeni konusunda ise çeşitli görüşler ortaya atılmış. Ama bunların en yaygını, frengi hastalığından kaynaklanan üçüncü devre sifilis teşhisi olmuş. Leonard Sax ise yaptığı incelemeler sonucunda Nietzsche’nin rahatsızlığının sağ taraflı retroorbital beyin zarı tümörü olduğunu savunmuş. 1888 ve 1889 yıllarında iki kez felç geçiren Alman filolog ve düşünür, son dönemlerinde konuşma ve yürüme yetilerini de kaybetmiş. 1 yıl sonra ise 1990 24-25 Ağustos gecesinde bir kez daha felç geçirerek, öğle saatlerinde hayatını kaybetmiş. Kız kardeşi Elizabeth onu babasının yanına defnettirmiş. Ardından Elizabeth, ölen kardeşinin taslakları üzerinde istediği değişiklikleri yaparak Güç İstenci isimli eseri yayımlamış.

Sonuçta; Friedrich Nietzsche 19. yüzyılda yaşamış olmasına rağmen, eserleri tüm dünyada çığır açmış, felsefe dünyası üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. Sigmund Freud, Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Michel Foucault, Albert Camus gibi edebiyat, psikoloji ve felsefe dünyasının pek çok büyük ismi onun ışığı altında yol almışlardır.

.

Gazi Diyor Çanakale Geçilmez

Sönmeyecek Türkiyemde ocaklar
Gönderinden inmeyecek sancaklar
Hatıranı bütün millet kucaklar
Hatıranı bütün millet kucaklar
Şehitlere kefen bezi biçilmez
Can verilen topraktan vazgeçilmez

Gazi diyor Çanakkale Geçilmez
Gazi diyor Çanakkale Geçilmez
Çanakkale Geçilmez
Çanakkale Geçilmez
Geçilmez Geçilemez

Millet yurtsuz bayrak öksüz olur mu
Ocak vatan göksüz olur mu
Bugün bizsiz yarın köksüz olur mu
Şehitlere kefen bezi biçilmez
Can verilen topraktan vazgeçilmez

Gazi diyor Çanakkale Geçilmez
Gazi diyor Çanakkale Geçilmez
Çanakkale Geçilmez
Çanakkale Geçilmez
Geçilmez Geçilemez

ÇANAKALE SAVAŞI (1915-1916)

Çanakkale Savaşı, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşırken 1915- 1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadasında Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir.

Çanakkale savaşı, Birinci Dünya Savaşı içindeki, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk’ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. 1. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce, 1911-1912 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika topraklarını İtalya’ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan hezimeti ise, Rumeli’deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli’nin kaybı, İstanbul ve Boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın doğal bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.

Dolayısıyla 1. Dünya Savaşı’na rastlayan günlerde Osmanlı Devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak istemiş; fakat Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak, Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul edebileceği gerekçesiyle duruma müdahale etmiştir. Bu surette Osmanlı devleti, kaderine alelacele, 2 Ağustos 1914’te “üçlü ittifak’la bağlanmıştır. İşte Çanakkale Zaferini yaratan kuvvet, 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış teşhis konan bu Türk Ordusu’dur. Avrupa’da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almakta son derece zorlanmıştır. Halbuki “üçlü itilaf”ın askeri gücü günden güne artmaktadır. Bu güç, hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında kullanılmalıdır. İngiltere başkanı Lloyd George ve Bahriye Nazırı Churchıll bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin eseridir.

Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadasının seçilmesi, bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındandır. Boğazlar, özellikle güney Rusya ve bütün Karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçidin kapanması, Rusya için hayati önem taşımaktadır. Zira, Rusya’nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır. Bu durumda Boğazlar Doğu cephesinin en müsait ve hayati menzil hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya’yı takviye edecek, Batı cephesinin yükünü hafifletecek dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya “itilaf” devletleri yanında savaşa katılacaklardı. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan Churchill’in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk-Sarıkamış Harekatı üzerine telaşlanan ve çok zor durumda kalan en azından hiç değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka cephelere çekilmesini isteyen Rusya’nın yükünü azaltmak için, Çanakkale Seferi’ne karar verilmiş; fakat kesin neticeyi Batı cephesinde arayanları darıltmamak için öncelikle donanmayla ve zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. Çanakkale Savaşı genel hatları itibariyle: İtilaf Devletleri’nce; Osmanlı Devleti’nin başkenti konumundaki İstanbul’u alarak boğazların kontrolüne ele geçirmek, Rusya’yla güvenli bir tarımsal ve askeri ticaret yolu açmak, Alman müttefiklerinden bini savaş dışı bırakarak ittifak devletlerini zayıflatmak amacı ile açılan cephedir.

  •  Savaş Öncesi Avrupa Devletlerinin Genel DurumuYirminci yüzyılın başlarında Avrupa kendi sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Diğer yandan Almanya- Fransa ve Rusya- Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu. Bu olay üzerine Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan “üçlü ittifak devletleri” bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan “üçlü itilaf devletleri” sonunda taraflar Avrupa’yı ikiye bölmeyi başarmışlardı. Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlarına sahip olmuş, her çeşit millet ve inanışı içinde barındıran ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp savaşı ve Balkan savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, diğer ülkelerin nezdinde ki saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.Osmanlı – Alman İttifakıRusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor. Fransa, Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmak istiyordu. Birinci dünya savaşının patlak vermesinin ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru itti ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Osmanlı – Alman ittifakı kesinleşmişti. Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan Goben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisini boğazlardan geçmesine izin verir ve Boğazları tüm yabancı gemilere kapatır. Goben ve Breslau boğazlardan geçmesi İtilaf devletlerinin tepkisine yol açmıştı. Bu gemilerin Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a geçmeleri büyük bir gerginlik yaratmıştı, çünkü Osmanlı devleti, Boğazlar antlaşması gereği boğazları tüm savaş gemilerine kapalı tutmak durumundaydı. Alman donanmasına bağlı bu gemilerin Boğazdan geçişine izin vermek savaş nedeni sayılacaktı. Bunun üzerine Osmanlı devleti, bu iki gemiyi daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanmasına katılmış olur. 27 Eylül 1914’te Amiral Soucgon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’e Ruslara ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşı içine çekilmiş olur.İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca Boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı. Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı. Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş açma kararı aldı ve bu karara Fransa’da katıldı. Batı Cephesi’nde 1914 yılının Eylül ayı sonlarında Alman Orduları, Fransız-İngiliz savunmasını yaramamışlar, tüm Batı Cephesi’nde cepheler kilitlenmişti. Bu durum Almanya açısından Batı Cephesi’ndeki savaşta kısa sürede bitmeyeceği anlamına geliyordu.Avrupa cephelerindeki bu gelişmeler, İngiltere ve Fransa’yı müttefikleri Rusya’yı desteklemek zorunda bırakmıştı. Zaten Rusya, Almanya üzerinde yeterince güçlü bir baskı yapmaktaydı. Kısıtlı endüstriyel kapasitesi dolayısıyla İngiliz ve Fransız desteğine gerek duyuyordu. Fransa ve İngiltere’nin desteği sağlaması için olası dört yol vardır. Kuzey ulaşım hatlarından ikisi olanaksızdır. Kuzey Buz Denizi, yılın çok büyük bölümünde donmuş olduğundan deniz ulaşımına olanak vermemektedir. Baltık Denizi ise Alman Donanması’nın denetimindedir. Orta ulaşım yolu olan Avrupa karayolu ise aynı şekilde Alman denetimindedir. Olası dördüncü yol ise Osmanlı Devleti’nin denetiminde bulunan Çanakkale ve İstanbul boğazlarının oluşturduğu denizyoludur. Çok yakın geçmişte, Balkan Savaşı’nda, Trablusgarp Savaşı’nda ve Sarıkamış Harekatı’nda ağır yenilgiler almış olan Osmanlı Devleti’nin askeri gücü, İtilaf Devletleri’nce zaten yetersiz olarak değerlendirilmektedir. Avrupalılarca “hasta adam” olarak görülen yaşlı Osmanlı Devleti’nin boğazlardaki bir saldırıyı kaldıramayacağı düşünülmektedir. Eğer boğazlar askeri olarak kontrol altına alınabilirse, Rusya’nın desteklenmesi olanaklıdır. Gerçekten de Rusya, Kasım ayı başlarında müttefiklerinden Çanakkale Boğazı’na göstermelik de olsa bir saldırı yapılmasını istemiştir. Böylece Kafkasya da Osmanlı ordusunun baskısı hafifleyecektir.Öte yandan Rusya direnmeyi sürdürecek olursa, Almanya’nın Batı Cephesi’nde yeni bir taarruza kalkışma olanağı da pek yoktur. Bu tespit, özellikle İngiliz yüksek komutanlığının, Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerin bir bölümünün burada atıl tutulup tutulmadığının sorgulanmasına yol açmıştı. Ayrıca İngiliz donanması da yeterince etkili kullanılmamaktadır. Böylece Batı Cephesi’nden alınacak bir kısım kuvvetle donanmanın işbirliği ile daha etkili ve sonuç alıcı bir harekata girişilmesi yolları aranmaya başlandı. Sonuçta Boğazlara yönelik bir operasyon planı üzerinde tartışılmaya başlanmıştır. Rusya ile bağlantının bu şekilde boğazların kontrolünün sağlanarak sonuçlandırılması, Osmanlı devletinin başkenti olan İstanbul’un da işgalini kaçınılmaz olarak gerektirmektedir. İkisi, aynı anda gerçekleşecek sonuçlardır.
  •  Çanakkale Savaşı – Deniz HarekatıWinston ChurchillDünyadaki bütün denizlere hakim olmaya çalışan İngilizler, boğazları ele geçirmek için donamanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’in şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.İtilaf devletlerinin deniz harekatı 19 Şubat 1915’te başladı. 13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi. Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşılacağını bilmiyordu. 17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral de Robeck’in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulanmaya konuluyordu. Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.Queen Elizabeth ZırhlısıQueen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemilerinden oluşan 1. tümen saat 10:30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi.Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12:00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. Plana göre büyük savaş gemilerinden oluşturulan 3. tümen, 1. tümenin arkasından harekete geçti ve hat önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında hatta vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George hattın kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi. Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye Tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. tümen 3. tümenin yerini alacak ve kurulan B hattından son olarak yakın muharebe yapılarak tabyalar içinden olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı.Fakat 3. tümenin yerini alacak 2. tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00’e doğru Suffren büyük bir hızla Boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye Tabyasınca ateş altındayken 3 dakika içinde sulara gömüldü. İtilaf donanmasında büyük bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elizabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12:30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15:30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada ya ulaştı. 2. tümen İngiliz gemileri, 3. tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14:30’da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah Tabyasını bombardıman ediyorlardı. Saat 15:00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışı kalmıştı.Seyit Onbaşı’dan daha sonra aynı topu
    bir daha kaldırması istenmiş fakat kaldıramamıştır.
    Bu nedenle tahtadan yapılmış bir topla
    fotoğraf çektirmiştir.Anadolu Hamidiye Tabyası hasar görmemişti ve İrrisitible’a ateş ediyordu. Saat 15:14’de İrrisitible’de korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16:15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. tümenin geri çekilmesi için emir verdi. Bu sırada Seyit Ali Onbaşı tek başına taşıdığı 215 kg’lık topu kundağa yerleştiriyor ve Ocean’ı durmadan yaralıyordu. Bunun üzerine bir de 18:05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarptı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından kurtarıldı. 18 Mart’a yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söyleyenler haklı çıkıyor, De Robeck ve Churchiil gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul’a çıkabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu. Türk tarafı ise, 18 Mart’ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale’nin Boğazlardan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekatına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı. Çanakkale’de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman Von Sanders getirilmiştir. Kıyılar dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni’nin başında bulunan Yarbay Mustafa Kemal’di. 
  •  Çanakkale Savaşı – Kara HarekatıÇanakkale Savaşları’nda Deniz Harekatı’nın başarısızlığı umutları Kara Harekatı’na çevirmişti. Daha 1 Mart’ta Yunanistan, Gelibolu Yarımadası’nı işgal etmek mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere’ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilir. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi’ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul’a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi. Londra’da ise, harekatı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir kara ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu. Bununla beraber son karar, savaş bakanı Lord Kitchener’in di. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere’de bulunan 29’ncu Tümen’e hiçbir görev verilmemişti. Nihayet Mart’ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29’ncu Tümenin Ege’ye sevk edileceğini, Çanakkale’de bulunan deniz piyadelerine Gelibolu Yarımadasının temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı. Bu haber Fransa cephesinde bulunan İngiliz generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat’ta bu birliğin yerine o sırada Mısır’da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı.General Sir William BirdwoodAskeri durumu tetkik için Çanakkale’ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart’ta Kitchener’a gönderdiği raporda, donanmanın tek başına Boğaz’dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu. Bu rapor Kitchener’in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Mart da 29’ncu Tümenin Ege’ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu.Böylece Mısır’daki Anzak Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu. Birdwood’un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenleri vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakılmasını, bu surette Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata  başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu. O sıralarda Londra’ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan sefer kuvvetleri’nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener’in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton’du.Bu savaş kimi zaman çıkartmalarla kimi zaman kanlı boğuşmalarla ama genelde siper savaşları dediğimiz psikolojik bir harekata da dönüşecektir. Kara savaşları 25 Nisan sabahı başlayıp 9 Ocağa kadar devam edecektir. Her iki tarafın toplam yarım milyona yakın zayiat verdiği, dünya tarihinde bir eşi olmayan bir savaş yaşanmıştır. 18 Marttaki mağlubiyete bizzat şahit olan Hamilton, yenilginin nedenini ve bundan sonra nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini konusunda fikirleri değişmiş ve donanmasının bu işi tek başına becerecek durumda olmadığı kanaatine varmıştı. İtilaf devletleri karadan yapılacak harekat için hazırlıklara vakit kaybetmeden başlamışlardı. Deniz Tümeni’ni taşıyan 14 nakliye gemisi, 27 Martta Mısır’ın Port Sait Limanı’nda toplanmış, ertesi gün de 29. Tümen ile Fransız kuvvetlerini taşıyan 50 kadar gemiden oluşan armada, İskenderiye’ye varmıştı. Mısırda hazırlıklar devam ederken 75.000 kişiyi bulan birliklerin nakli ancak 22 Nisana kadar tamamlanmıştır.
  •  25 Nisan 1915 Kara TaarruzuLimni Adası’nda günlerini tatbikat yaparak geçiren müttefiklerin harekat günü 23 Nisan olara belirlenmiş olsa da hava muhalefeti nedeniyle çıkartmayı 48 saatlik bir gecikmeyle 25 Nisan da yapmaya karar vermişlerdir. Seddülbahir’den Bolayır’a kadar şiddetli bombardımanla beraber 25 Nisan sabahı saat 05:00’te düşmanın birçok yerde çıkarmaya başladığı haberleri gelmeye başladı. Liman Paşa, düşüncesinde ısrar ederek, gelen raporları kurmayları ile değerlendirmemiş, hatta bu durumu memnuniyet verici olarak değerlendirmiştir. Liman Paşa, fikrinde ısrarı günün bütününde de sürmüş, Alman yaveri Prigge ile Bolayır kıyılarında akşama kadar çıkarma gösterisini izlemekle yetinmiştir. Seddülbahir’den gelen raporlar üzerine durumun kritik bir hal alması üzerine 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa asıl çıkartma yerleri hakkında Liman paşayı ikna etmeye gitmişti. Liman Paşa, Bolayır’da akşama kadar beklemeyi tercih etmiştir. Halbuki, düşmanı Seddülbahir’de karşılayan 9. Tümen Komutanı Sami Bey, alınacak son önlemleri belirterek, takviye beklemiştir.Anzak Koyu, 25 Nisan 1915Diğer yandan Arıburnu sırtlarından da düşmanın ilerlemesi, 9. Tümen’in 27. Alay’ını harekete geçirmesi ile durdurulmuş olmakla beraber durumunun kritikliği devam etmektedir. Arıburnu çıkartmasında General Birdwoord yönetiminde ki Anzak Kolordusu’na bu görev verildi. Ancak kolordunun hedefi Kabatepenin Kuzeyinde karaya çıkmak, sol tarafını emniyete alarak Maydos’a doğru doğu istikametinde yürümekti.Anzak Kolordusu’nun gerçekleştireceği bu çıkarma, Avustralya ve Yeni Zelanda tarihi gibi Türk tarihi açısından da büyük öneme sahiptir. Zira Boğaz’ın kilit noktası, Kilitbahir platosunun muhafazası için önemli bir konuma sahip olan Kocaçimen ve Conkbayırı tepelerine hakim olma mücadelesi sahnelenecekti. Anzakların “Gun Ridge” adını verdikleri Kavaktepe, Conkbayırı, Kocaçimentepe hattını hızla ele geçirmek suretiyle ilk örtme kuvvetinin hemen arkasından karaya çıkacak ana kuvvetin, nispeten daha az arızalı araziyi aşarak Maltepe ve Maydos’a hızla ilerlemesi için yol açılmış olacaktı. Böylece Seddülbahir’deki Türk birliklerinin geri irtibatı tamamen kesilecekti. 
  •  Seddülbahir CephesiSeddülbahir Cephesi’ndeki İngiliz ve Fransız birliklerinin ilk hedefi Kitre Köyü ve hemen kuzeyindeki Alçıtepe olmuştur. bu hedeflerin ele geçirilmesi için ilk müttefik taarruzu olan Birinci Kitre Muharebesi, 28 Nisan 1915 sabahı başlamıştır. Taarruzun sol kanadındaki 2 İngiliz tugayı, sağ kanadında ise 5 Fransız taburu taarruza katılmıştır. Türk savunması İngiliz taarruzları karşısında tutunurken Fransız kesiminde yarılma noktasına gelmiştir. Cephe komutanı Albay Halil Sami Bey, hatların geri çekilmesi emri vermişken, iki bölüklük bir kuvvet, donanma topçusunun ateşinde bir gedik bularak hatları takviye etmiştir. Bunun üzerine geri çekilme emri derhal geri alınmıştır. Öğleden sonra Yarbay Sabri Bey, iki taburluk bir kuvvetle karşı taarruza geçerek müttefikler taarruz çıkış hatlarına geri çekilmişlerdir. Türk kayıpları 2.380, müttefik kayıpları ise 3.000’dir.İstanbul’dan gelen Heyet-i Edebiyye,
    Seddülbahir cephesinde siperlerde.Müttefik kuvvetlerin ikinci taarruzu, 6 Mayıs 1915 sabahı başlayan İkinci Kitre Muharebesi’dir. 8 Mayıs’a kadar süren çatışmalarda Müttefik kuvvetlerin “bağlantı noktası”, en soldan taarruz edecek olan bir İngiliz tugayıdır. Bu tugay, ilk günkü taarruzunda yoğun bir ateşle karşılaşmış ve ilerleyememiştir. Taarruz hattı, en sol kenardan başlayan bu engelle, en sağa kadar durmak zorunda kalmıştır. Sol uç, ilerleyemeyince diğer birlikler de planlanan ileri harekata girişememişlerdir. Türk ateşinin en yoğun olduğu rapor edilen tepe, donanma ve sahildeki top bataryaları tarafından hallaç pamuğu gibi atıldığı halde, Türk tarafının ateş gücünde bir değişiklik olmamıştır. Balonlarla yapılan hava keşfi de Türk mevzilerinin yerini saptayamamıştır. İkinci gün merkez kesimden, üçüncü gün tekrar sol kanattan yapılan taarruzlar da aynı ateşle karşılaşarak durmuştur. Üç günlük muharebelerin sonunda müttefik kuvvetler, en fazla 500 metre ilerleme sağlayabilmişlerdi. Müttefik kaybı 6.500, Türk kaybı ise 2.000’dir.Müttefik kuvvetlerinin üçüncü taarruzu, 4 Haziran 1915 tarihli Üçüncü Kitre Muharebesi’dir. Donanma topçusunun üç yönden, kara topçusunun ise cepheden geliştirdiği hazırlık ateşi ardından başlayan savaşta, Türk cephesinin sol kanadından taarruz eden Fransız birlikleri yer yer Türk siperlerine girmişlerdir. Yarbay Selahattin Adil siperlerine girmişlerdir. Yarbay Selahattin Adil komutasındaki 12. Tümen’in karşı taarruzuyla bir siperlerden çekilmişlerdir. Sağ kanatta ise İngiliz birlikleri Türk siperlerine girmiştir. İkinci Topçu Bataryası komutanı Teğmen Arif Tanyeri’nin, 150 askeriyle ileri çıkıp cepheyi tutmasıyla Türk hatlarının kırılması önlenmiştir. Türk cephesi, Kitre Köyü’ne bir kilometre mesafede sabitlenmiştir. İzleyen 5 Haziran günü Türk 9. Tümen’in saldırısı başarılı olmamış, akşam saatlerinde Arıburnu Cephesi’nden kaydırılan Yarbay Hasan Askeri komutasındaki П. Tümen’in taarruzu ise birkaç yüz metre ilerlemiştir. 6 Haziran günü ise küçük çaplı çatışmalara geçmiştir. Üçüncü Kitre Muharebesi’nde müttefik kayıpları 7.500, Türk kayıpları ise 4.500 yaralı, 4.500 şehittir.Her üç taarruzun başarısız olması üzerine cephe komutanları, İngiliz komutanı H. Weston ve Fransız komutan Gouraund, tüm cephe hattında değil de, daha sınırlı bir hattan taarruzu gerekli görmüşlerdir. Böylece gerek piyade, gerekse de topçu unsurları daha dar bir cephede kuvvet merkezi (sikler merkezi) oluşturulacaktı. Planın ilk operasyonu, cephenin en sağ (doğu) bölgesi olan Kerevizdere’de uygulamaya konulmuştur. 18 Haziran’da başlayan topçu ateşi üç gün boyunca sürdürülmüştür. 21 Haziran günü Fransız birliklerinin taarruzuyla başlayan Birinci Kerevizdere Muharebesi’nde Fransız birlikleri, hedefleri olan tepeyi ele geçirmeyi başarmıştır. Muharebelerde Fransız kayıpları 2.500, Türk kayıpları ise 6.000 kişidir.Bir sonraki Zığındere Harekatı, bu kez cephenin sol kanadında taarruzu öngörmektedir. Zığındere ile sahil arasındaki Zığın sırtı boyunca iç tugayla ve Zığındere’nin karşı yamaçlarından iki tugayla taarruz etmektedir. Zığın sırtı Albay Refet Bey’in komutasındaki 11. Tümen’in savunma bölgesidir. Zığındere ile Kanlıdere arasındaki bölge ise Albay Halil Bey’in 7. Tümen’i tarafından savunulmaktadır. Her iki tümen de tek tugaylıdır. Deniz ve kara topçusunun 26 Haziran’da başlayan bombardımanı üç gün sürmüştür. 28 Haziran’da iki saatlik hazırlık ateşi ardından başlayan taarruz, sağ kesimde Türk siperlerinin tümünde başarılı olmuştur. bombardıman sonrasında Türk ön hat siperlerinde sağ kalanların tümü yaralı subay ve erattır. 800 metre mesafedeki Kitre Köyü’ne yapılan ileri hareket, topçu ateşiyle durdurulmuş, hemen ardından Türk karşı taarruzları başlamıştır. Siperler 30 Haziran 1915 günü sabahına kadar birçok kez el değiştirmiş, sonunda İngilizlerde kalmıştır. Zığın sırtının kuzeyinden 1 Temmuz 1915 günü ilk kez yenilenen Türk taarruzu, yoğun topçu ateşi altında etkisiz kalmıştır. 5 Temmuz 1915 tarihinde Albay Hasan Basri Bey’in 5. Tümen’in Zığın sırtına ve Albay Nicola’nın komutasındaki 3. Tümen’inin Zığındere’nin doğu yamaçlarına giriştikleri taarruz ise sonuç alamamıştır.Her iki kanattan yapılan taarruzların ardından bu kez cephenin merkez bölümünde taarruza geçilmiştir. Üç saat süren ve 60.000 top mermisinin kullanıldığı hazırlık ateşi ardından 12 Temmuz 1915 sabahı başlayan İkinci Kerevizdere Muharebesi iki gün sürmüştür. Hazırlık ateşi ardından başlayan İngiliz taarruzu, hiçbir savunmasının sağ kalmadığı ilk hat siperlerini almış, ikinci hat siperlerinde ise ağır kayba uğrayarak geri çekilmiştir. İkinci girişilen İngiliz taarruzu, Türk topçusunun ateşiyle geri çekilmiştir. Savaş sonunda cephenin en sol yanındaki birkaç siper parçası işgal edilebilmiş, sağ kesimde ise Fransız birlikleri Türk siperlerinde tutunmayı başarmıştır. iki günlük muharebelerin sonucunda müttefik kayıpları 5.800, Türk kayıpları ise 9.700’dür.Bu muharebeler sonunda Sedülbahir Cephesi’nde Türk kuvvetlerini atarak ilerlemenin olanaksız olduğu ortaya çıkmıştı. Müttefik kuvvetler komutanı General Hamilton, takviye kuvvetlerle Suvla Koyu’nda bir çıkartma yapmayı planlamıştır. Bu çıkartma harekatının, Anzak Kolordusu komutanı General W. Birdwood’un önerdiği Sarı Bayır Harekatı ile aynı tarihte uygulamasına karar verilmiştir. Ayrıca Türk savunmasının dikkatini yarımadanın güney ucuna çekmek için Seddülbahir Cephesi’nde yanıltıcı bir taarruz planlanmıştı. Kitre Bağları Muharebesi olarak bilinen bu taarruz, 6 Ağustos sabahı İngiliz birliklerinin taarruzlarıyla başlamıştır. İngilizler, ilk hat siperlerine girmiş, ancak karşı taarruzla geri atılmışlardır. Taarruzun ikinci günü girişilen İngiliz taarruzları, Kitre Köyü’nün güney batısındaki bir bağ alanının bir bölümünde tutunabilmiştir. Sınırlı hedeflere yönelik, üstelik de bir yanıltma operasyonu olan İngiliz taarruzunun bu denli kayba rağmen başarısız olması üzerine General Sir Ian Hamilton, Seddülbahir Cephesi’nde hiçbir askeri harekata girişilmemesi emrini vermiştir. 
  •  Arıburnu CephesiArıburnu CephesiArıburnu Cephesi’nde 25 Nisan 1915 sabahı çıkartma yapılan Anzak Kolordusu örttü kuvvetleri, sahildeki Türk gözetleme postalarını atarak bir köprübaşı oluşturmuşlardır. Sahile çıkan örtü kuvveti, üç koldan sırtlara ilerlemiştir. Sırtlardaki Türk direnişi, ileri harekatı yer yer engelliyor, genel olarak geciktiriyordu ama sahil tehdit edecek bir harekat gösteremiyordu. Buna karşın sırtlarda yer yer süren çatışmalarda Anzak kayıpları artmakta, sahile yağan takviye talepleri karşısında çıkan tüm birlikler derhal ateş hattına gönderilmektedir, sahilde ihtiyat tutulamamaktadır. Anzak mevzilerine taarruza girişmiştir. Bu taarruzla Anzak birlikleri sırtın batı yamaçlarına çekilmişlerdir.Ordu ihtiyatındaki 19. Tümen komutanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal çıkartma başladığı sıralarda 57. Alay ve bir topçu bataryasıyla Conk Bayırı’na hareket etmişti. Karargahta, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’ya kararını anlatmıştır. Esat Paşa, bu kararı onaylamış, Albay Halil Sami Bey’in 27. Alay’ını da yarbayın komutası altına vermiştir. Esasen 19. Tümen, ordu ihtiyatıdır, ancak Mareşal Sanders’le halen temas kurulamamış olması nedeniyle Esat Paşa, kendi inisiyatifini kullanarak tümeni komutası altına almış ve Mustafa Kemal’in görüşü yönünde görevlendirmiştir.Bu arada Kılıçbayır yönüne sevk edilen Avustralya birlikleri, bölgeye ulaşır olaşmaz muharebeye sürülmektedir. Çünkü Türklerin sırtlardan aşağı akıp cephe hattını kırmaları an meselesi olarak görünmektedir. 19. Tümen’e bağlı dört alayın bölgeye intikali ardından Türk Arıburnu Kuvvetleri Yarbay Mustafa Kemal Bey emriyle saat 15:30 dolaylarında yeniden bu kez toplu olarak taarruza geçmişlerdir. General Hamilton anılarında şöyle anlatır. “Gebe dağlar Türk doğurmaya devam ediyor. Bizim mevzilerimizin en yüksek ve en merkezi yerine birbirini kovalayan dalgalar halinde yükleniyorlardı.” Bu taarruzun sonucunda Kılıçbayır’ın iki yanından gelişen Türk taarruzları karşısında Kılıçbayır ve hemen güneybatısındaki Cesaret tepe kesin olarak Türklerin eline geçmiştir. Düztepe’nin alınması, Türk birliklerine Kılıçbayır üstünden Anzak sahiline geniş bir taarruz hattı açmıştı ama, Türklerin zaten ellerindeki az bir kuvvetle yaptıkları bu taarruzu sürdürecek kuvvetleri yoktur. Anzak cephesindeki bu gedik, savaş boyunca kalmıştır.Harekatın ilk günüde karaya çıkartılan asker sayısı 15.000’dir. yaklaşık 2.000’i ölü olmak üzere kayıplar 3.500’dür. gece yarısına doğru Anzak Kolordusu Komutanı Birdwood, emrindeki her iki tümen komutanın da tahliyeden yana olduklarını, kendisinin de bu görüşü paylaştığını General Hamilton’a bildirmiştir. Anzak ordusu gün boyu süren çatışmalardan dolayı bitkindir, morali düşüktür, birlikler halen dağınıktır. Gün boyu süren Türk taarruzları, Anzak cephesinin kuzey batı kesimindeki sırtta (Kılıçbayır) bir gedik oluşturmuştur. Bu gedik Anzak çıkartma bölgesi için bir tehdit oluşturmaktaydı. Gece boyu takviye alan Trük kuvvetlerinin etkin biir topçu desteğiyle sabah girişecekleri bir karşı taarruza kesin gözüyle bakılmaktadır. Ordunun bu haliyle bu saldırıyı göğüsleyemeyeceğinden, sahilde imha edileceğinden korkulmaktadır. Amiral Thursby ise tahliyenin çok fazla kayba neden olacağını, pozisyonu korumanın daha iyi olacağı görüşündedir. General Hamilton, sahilde kalınarak birliklerin direnmeye devam etmesine karar vermiştir.Takviye olarak bölgeye gönderilen İngiliz 9. Kolordusu’nun Suvla Koyu’na çıkartma yaptığı 5-6 Ağustos gecesi, bir Anzak tümeni gece yürüyüşüne geçmiştir. Hedefleri, Kocaçimen Tepesi-Besim Tepe-Conk Bayırı hattıdır. Sarı Bayır Harekatı olarak bilinen harekatta Anzak birlikleri sırtlara kadar yaklaşabilmiş ama sırtları alamamıştır. Muharebelerin yoğunluğu Conk Bayırı bölgesinde olmuş, Conk Bayırı Muharebesi 9 Ağustos 1915 tarihine kadar sürmüştür. Kurmay Albay Mustafa Kemal’in 10 Ağustos sabahı başlattığı taarruz ile Anzak kuvvetleri sırtlardan çekilmek zorunda kalmışlardır. Suvla Koyu’nda İngiliz Kolordusu’nun ikinci genel taarruzuyla aynı gün 21 Ağustos’da Anzak birliklerinin sonuçsuz Bomba Tepe taarruzu, Çanakkale Savaşı’nın son muharebesi olmuştur.
  •  Anafartalar Cephesi
  • Anafartalar CephesiHer iki cephedeki kanlı çatışmalar ardından 1915 yılının Temmuz ayı sonlarında cepheler kilitlenmiş, çatışmalar mevzii harbine dönüşmüştü. Gelibolu Yarımadasında bir sonuç elde edebilmek için İngiliz General Sir Ian Hamilton, daha kuzeyde üçüncü bir cephe açmak gereği duymuştur. Burada amaç, sert direnme gösteren her iki cephedeki Türk kuvvetlerinin geri hattına çıkarak kuşatmaktır. Hamilton, üçüncü cepheyi küçük ve büyük Kemikli burunları arasındaki Suvla kumsalına, takviye olarak gelen İngiliz 9. Kolordusu’nu çıkartarak yapmıştır. 6 Ağustos 1915 tarihinde Suvla Koyu’na yapılan çıkartmayla Çanakkale Savaşı bu bölgeye kaymış, Arıburnu’ndaki Anzak kolordusu ile Suvla çıkartma kuvvetleri, dolayısıyla bu iki cephe birleşmiştir. Gelibolu Yarımadası’nın Müttefik kuvvetlerce tahliyesine kadar asıl çatışmalar bu bölgede olmuş, Seddülbahir Cephesi, kayda değer bir çatışmaya sahne olmamıştır. 5-6 Ağustos gecesi başlayan çıkartma gün boyu sürmüştür. Suvla Ovası’na hakim ilk kademe sırtlardaki üç Türk taburu, çıkartma birliklerinin ileri harekatını durdurmayı başarmıştır.İngiliz 9. Kolordusu’nun genel bir taarruz için düzen alması, 8 Ağustos tarihin bulmuştur. Ertesi gün, 9 Ağustos 1915 günü şafakta iki İngiliz tümeni taarruz için ilerlemeye başladığı sırada Kurmay Albay Mustafa Kemal Bey’in de taarruzu başlamıştır. Türk taarruzu, önlerindeki İngiliz kollarını atarak ilerlemiş, öğleden hemen sonra İngiliz 9. Kolordusu komutanı General Stopford, ihtiyatta tuttuğu tümeni ateş hattına sürerek sahilde tutunmayı başarabilmiştir. Birinci Anafartalar Savaşı’nın hemen ertesi gün, 10 Ağustos 1915 sabahı Mustafa Kemal, Kocaçimen Tepesi-Conk Bayırı hattında yeni bir taarruz yapmıştır. Albay Ali Rıza Bey komutasındaki 8. Tümen ve 9. Tümen komutanı Albay Cemil Bey komutasındaki 9. Tümen’in taarruzuyla müttefik cephesi 500-1.000 metre geri atılmıştır.Bu bölgedeki Türk taarruzunun başladığı saatlerde daha kuzeyde, İngiliz 53. Tümen’i Yusufçuk Tepe ve daha kuzeydeki Küçük Anafartalar Tepesi Yönünde taarruza geçmişti. Yoğun topçu ateşleri sürmüş olup iki Türk taburunun savunması, mevzileri korumayı başarmıştır. Son muharebeler sonunda Arıburnu Cephesi’nde Anzak kuvvetleri eski hatlarına çekilmiş, Anafartalar Cephesi’nde ise Suvla Ovası’nın sahil bandından kalmışlardı. Özellikle bu bölgede, hakim sırtlardaki Türk mevzilerinin ateşi altında kalmakta idiler. Müttefik kuvvetler üst komutanı General Sir Ian Hamilton, bu sırtların en azından kuzey kesimini oluşturan Tekketepe yükseltilerinin bir an önce ele geçirilmesinin gerekliliğini bilmektedir. Bu amaçlar sahile yeni çıkartılmış olan 54. Tümen ile bu sırtlara taarruz kararı vermiştir. Bu tümenin bir taburunca 12 Muharebesi olarak bilinen taarruz, Türk savunması önündeki ağır kayba uğrayarak geri çekilmiştir.Bu taarruzun başarısızlığı üzerine General Hamilton, taarruzu daha kuzeye kaydırarak 12. Tümen’i sağ yandan çevirmeyi amaçlayan bir taarruz planlamıştır. Bu taarruz Kireçtepe ve Kireçtepe sırtlarının işgal edilmesini amaçlamaktadır. Böylece 12. Tümen kanat kırarak Tekketepe’den çekilmek zorunda kalacak, savaşarak alınamayan bu yükselti, İngiliz kuvvetlerinin eline düşecektir. Kireçtepe sırtları, Suvla Koyu’na çıkartma yapıldığı 6 Ağustos 1915 tarihinden itibaren Yüzbaşı Kadri Bey Komutasındaki Gelibolu Jandarma Taburu tarafından tutulmaktadır. Üç tugaydan oluşan İngiliz birlikleri 15 Ağustos 1915 günü taarruza geçmiştir. Ağır kayıplara yüzbaşı Kadri Bey’in ağır şekilde yaralanması da eklenince tabur geri çekilmiş, Kanlıtepe-Havantepe hattında yeniden mevzi almıştır. Akşam saatleri bölgeye ulaşan bir taburluk takviye ile karşı Türk kuvvetleri karşı taarruza geçmiştir. Çatışmalar gece boyu sürmüş, 16 Ağustos sabahı bölgeye gelen Mustafa Kemal, taarruzu kendisi yönetmiştir. Kısa süre sonra İngiliz birlikleri eski hatlarına geri çekilmişlerdir.Aynı gün başarısız bulunan İngiliz 9. kolordusu komutanı General Stopford ve iki tabur komutanı, General Hamilton tarafından görevden alınmıştır. Hemen ardından Seddülbahir Cephesi’ndeki İngiliz 29. Tümeni Anafartalar Cephesi’ne aktarıldı. Mısır’da bulunan 5.000 kişilik bir tümen de aynı cepheye getirildi. Bu şekilde içerden ve dışardan takviye edilen Anafartala Cephesi’ndeki kuvvetlerle genel bir taarruz planlandı. Müttefik taarruzu, Ananfartalar grup Komutanı Kurmay Albay Mustafa Kemal’in sorumluluk bölgesinde 12. ve 7. Tümenlerin mevzilerine yönelmiştir. 
  •  İkinci Anafartalar Savaşı
  • Bu kuvvetler 21 Ağustos 1915 sabahı İsmailoğlu ve Yusufçuk Tepelerine genel bir taarruza geçtiler. Aynı anda Anzak Kolordusu’na bağlı bir tugay da Bomba Tepe’ye taarruz etmiştir. İsmailoğlu ve Yusufçuk Tepeleri’ne yönelik taarruz aynı gün, kesin bir başarısızlıkla son bulmuştur. Bomba Tepe’deki çatışmalar ise 29 Ağustos tarihine kadar sürmüş tepe, Türk savunmasının elinde kalmıştır. Bomba Tepe taarruzu, Çanakkale Savaşı’nın, tahliyeye kadar ufak çaplı çatışmalar yaşanmış olsa da, son muharebedir. 
  •  Müttefik Birliklerinin Tahliye KararıMüttefiklerin Gelibolu Seferi’ne eklenen yeni takviyelerle üçüncü bir cephe açılmasına karşın kara harekatı Müttefikler açısından bir sonuç getirmemiş, Osmanlı kuvvetlerinin direnci karşısında cepheler yeniden kilitlenmiştir. Bulgaristan’ın 14 Ekim 1915 tarihinde İttifak Devletlerine üzerinden bir demiryolu hattı 29 Ekim tarihinde işlemeye başlamıştır. Bu tarihten üç gün sonra General Ian Hamilton görevden alınarak yerine General Charles Monro atanmıştır. Monro cephede yaptığı incelemelerin ardından 3 Kasım 1915’de İngiliz Yüksek Savunma Konseyi’ne cephe hakkındaki görüşünü, “Gelibolu tahliye edilmelidir” şeklinde bildirmiştir. Bu kolay alınacak bir karar değildir. 6 Kasım 1915 günü İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’in kararı Seddülbahir Cephesi dışındaki diğer iki cephedeki askerlerin tahliye edilmesi yönündedir. Ertesi gün 16 Kasım’da Müttefiklerin Selanik Cephesi de General Monro’ya bağlanmıştır. General Birdwood, General Monro’ya bağlı olmak üzere Çanakkale Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı.Kesin karar 7 Aralık 1915 tarihinde verilmiştir. Arıburnu ve Anafartalar Cepheleri’ndeki Müttefik kuvvetler tahliye edilerek Selanik Cephesi’ne kaydırılmış, Seddülbahir Cephesi’ndeki kuvvetler ise yerlerinde kalmışlardır. Bu cephedeki kuvvetlerin tahliyesine 27 Aralık 1915 tarihinde karar verilmiştir. Tahliye işlemleri 9 Ocak 1916 sabahı tamamlanmıştır. Böylece Gelibolu Muharebeleri Osmanlı kuvvetlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır
  •  Çanakkale Savaşı’ndaki Asker Kayıpları
  • 1.Müttefik toplamı 44.072-97.037-141.1092.Birleşik Krallık 21.255-52.230-73.4853.Fransa Krallığı 10.000-17.000-27.0004.Avustralya (1) 7.594-20.000-27.5945.Yeni Zelanda (2) 2.701-4.546-7.2476.Hindistan 1.358-3.421-4.779 
  • Çanakkale Savaşı’nın sonuçları
  • Mustafa Kemal Çanakkale Savaşınaİngiltere ve Fransa ile Osmanlı ve Alman orduları arasında geçen ve iki taraftan toplam 500.000’den fazla insanın “kaybına” (ölüm, firar, esir, sakatlanma ve hastalıklar) neden olan savaşın ardından İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nı geçmemiş, İstanbul’u işgal edememiştir. Pek çok tarihçi, Rusya’da zorda kalan çarlık rejimi devrilmesinde ve 1. Dünya Savaşı 2 yıl uzamasından bu olayın önemli payı olduğu görüşündedir. Çanakkale Savaşı, müttefikleriyle Rusya’nın irtibatını önlemiş, bu arada Lenin ve yandaşları Bolşeviklerin Ekim devrimi ile Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal Rusyası ile müttefiklerin birbirinden ayırmıştır. Sovyet Rusya Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara hükümetine belirli ölçüde lojistik destek sağlamıştır.Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu Yarımadası’na bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri hafiflemiştir. Savaşta, çok sayıda eğitilmiş insan kaybedilmesi nedeniyle Cumhuriyet Dönemi’nde eğitilmiş insan sıkıntısı çekilmiştir. Karşılıklı olarak çok büyük insan ve malzeme zayiatı verilmiştir. Mustafa Kemal bu savaşta Conkbayırı Anafartalar ve Arıburnu’nda görev yapmıştır. Çıkartmanın ilk günü Conkbayırı’ndaki müdahalesi ve savaşın son aşamalarında üstlendiği görevler, Mustafa Kemal’in askeri yeteneklerini ortaya çıkarmış, “Anafartalar Kahramanı” olarak tanınmasını sağlamıştır. Bu durum daha sonraları Mustafa Kemal’in milli liderliğini ortaya çıkarmıştır.   

Editörün Notu:
18 Mart 1915, Türk tarihinde bir askeri ve siyasi başarı olmaktan öte inanç, azim ve yiğitlikle örülmüş bir destanın yaradılış tarihidir. Zaferimiz kutlu olsun.. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, vatanın bölünmez bütünlüğü ve Türk milletinin huzur ve güvenliği için hayatlarını feda etmekten çekinmeyen aziz şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyorum.

KAYNAKÇA:http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/canakkale-savasi-1915-1916-826#panel1

YAŞAMAYA DAİR


YASAMAK SAKAYA GELMEZ,
BÜYÜK BİR CİDDİYETLE YASAYACAKSIN
BİR SİNCAP GİBİ MESELA,
YANI, YASAMIN DIŞINDA VE ÖTESİNDE HİÇBİR ŞEY BEKLEMEDEN
YANI, BÜTÜN İŞİN GÜCÜN YASAMAK OLACAK.

YAŞAMAYI CİDDİYE ALACAKSIN,
YANI, O DERECEDE, ÖYLESİNE Kİ,
MESELA, KOLLARIN BAĞLI ARKADAN, SIRTIN DUVARDA,
YAHUT, KOCAMAN GÖZLÜKLERİN,
BEYAZ GÖMLEĞİNLE BİR LABORATUARDA
İNSANLAR İÇİN ÖLEBİLECEKSİN,
HEM DE YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEDİĞİN İNSANLAR İÇİN,
HEM DE HİÇ KİMSE SENİ BUNA ZORLAMAMIŞKEN,
HEM DE EN GÜZEL,
EN GERÇEK ŞEYİN YASAMAK OLDUĞUNU BİLDİĞİN HALDE.

YANI, ÖYLESİNE CİDDİYE ALACAKSIN Kİ YASAMAYI,
YETMİŞİNDE BİLE, MESELA, ZEYTİN DİKECEKSİN,
HEM DE ÖYLE ÇOCUKLARA FALAN KALIR DİYE DEĞİL,
ÖLMEKTEN KORKTUĞUN HALDE ÖLÜME İNANMADIĞIN İÇİN,
YASAMAK, YANİ AĞIR BASTIĞINDAN.
1947

(2)

DİYELİM Kİ, AĞIR AMELİYATLIK HASTAYIZ,
YANI, BEYAZ MASADAN
BİR DAHA KALKMAMAK İHTİMALİ DE VAR
DUYMAMAK MÜMKÜN DEĞİLSE DE BİRAZ ERKEN GİTMENİN KEDERİNİ
BİZ YİNE DE GÜLECEĞİZ ANLATMAN BEKTAŞİ FIKRASINA,
HAVA YAĞMURLU MU, DİYE BAKACAĞIZ PENCEREDEN,
YAHUT DA YİNE SABIRSIZLIKLA BEKLEYECEĞİZ 
EN SON AJANS HABERLERİNİ.

DİYELİM Kİ, DÖVÜŞÜLMEYE DEĞER BİR ŞEYLER İÇİN,
DİYELİM Kİ, CEPHEDEYİZ.
DAHA ORDA İLK HÜCUMDA, DAHA O GÜN
YÜZÜKOYUN KAPAKLANIP ÖLMEK DE MÜMKÜN.
TUHAF BİR HINÇLA BİLECEĞİZ BUNU,
FAKAT YİNE DE ÇILDIRASIYA MERAK EDECEĞİZ
BELKİ YILLARCA SÜRECEK OLAN SAVASIN SONUNU

DİYELİM Kİ, HAPİSTEYİZ,
YASIMIZ DA ELLİYE YAKIN,
DAHA DA ON SEKİZ SENE OLSUN AÇILMASINA DEMİR KAPININ.
YİNE DE DIŞARIYLA BERABER YASAYACAĞIZ,
İNSANLARI, HAYVANLARI, KAVGASI VE RÜZGARIYLA
YANI, DUVARIN ARKASINDAKİ DIŞARIYLA.

YANİ, NASIL VE NERDE OLURSAK OLALIM
HİÇ ÖLÜNMEYECEKMİŞ GİBİ YAŞANACAK…
1948

(3)

BU DÜNYA SOĞUYACAK,
YILDIZLARIN ARASINDA BİR YILDIZ,
HEM DE EN UFACIKLARINDAN,
MAVİ KADİFEDE BİR YILDIZ ZERRESİ YANI,
YANI, BU KOSKOCAMAN DÜNYAMIZ.

BU DÜNYA SOĞUYACAK GÜNÜN BİRİNDE,
HATTA BİR BUZ YIĞINI
YAHUT ÖLÜ BİR BULUT GİBİ DE DEĞİL,
BOŞ BİR CEVİZ GİBİ YUVARLANACAK
ZİFİRİ KARANLIKTA UÇSUZ BUCAKSIZ.

ŞİMDİDEN ÇEKİLECEK ACISI BUNUN,
DUYULACAK MAHZUNLUĞU ŞİMDİDEN.
BÖYLESİNE SEVİLECEK BU DÜNYA
“YAŞADIM” DİYEBİLMEN İÇİN…

NAZIM HİKMET

YAŞADIM DİYEBİLMEN İÇİN YAŞADIM DİYEBİLMEN İÇİN….

Ne güzel şey hatırlamak seni

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti…
Parmakların ucunda kalan kokusu sarduya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık…

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya…

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım…

Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…

NAZIM HİKMET



İki gözümün çiçeği

Birde bakmışsın ki ben gelmişim.
Dilim susar da, elim dokunmaz olursa eğer,
Bil ki varmışım yani.
Yüreğim sakınır, gözüm seğirir,
Olur’da olurda susmuşsam yani.
Giyindiğin çiçeklerinin ardı teninse
Ve en karasındaysa gün
Bil ki kavuşmuşum yani
O mağrur gözlerinden öper, sarılırım
İki gözümün çiçeği
Gözünü seveyim, iyi bak kendine
Hasretle selam ederim


Belki belki çok uzaklardasın
Belki bi’ o kadar da
Yakınlardasın yüreğimdesin derindesin yani
Güz vakti çiçeğe durmaya endişeli
İnce bir gül dalısın en derinde
Penceremde ki vapurun yazması kara
Senin hasretinse içimde ömürlük yara
Benim canım, ciğerim
İki gözümün çiçeği
Nasıl diyeyim sana
Bi’ o kadar;
o kadar işte
O kadar…

Değeri Bilinmemesine Rağmen Kimilerince Rus Edebiyatının En İyi Yazarı: Andrey Platonov

Platonov (1 Eylül 1899-5 Ocak 1951), yaşamı boyunca cefa çekti, değeri çok sonra bilindi ancak yazmaktan hiç vazgeçmeyerek kendisini ölümsüz kılmayı başardı.

Değeri Bilinmemesine Rağmen Kimilerince Rus Edebiyatının En İyi Yazarı: Andrey Platonov

Kimdir, nedir?

andrei platonov (1899-1951), yirminci yüzyıl rus edebiyatının en önemli yazarlarındandır. şiir, öykü, kısa roman türlerinde yapıtlar kaleme almıştır. toplumsal yaşam içinde bireyin yerini, ilerlemeci anlayışı ve her tür siyasi yapıyı sorgulayan yapıtlarıyla rus edebiyatını derinden etkilemiştir.  türkçede yayınlanan ilk romanıdır.

Sanatıyla hissettirdikleri

platonov, edebiyatta (ve tüm sanat dallarında) yalınlıktan hiç hoşlanmayan biri olarak yalın olduğu halde sevdiğim yazarlar kontenjanıma ernest hemingway’den sonra girecek gibi görünüyor. yalın olup da basit olmamak yazarın en büyük sınavlarından biridir (hoş karmaşık olup saçmalamamak ve bağlamından kopmamak da bir diğeridir). andrey platonov bunu çok güzel başarıyor sanki. o kısacık, içten cümlelerle hem yüreği hem beyni sarsarak hem de.
(bkz: d)

Kendisinin Voronej, Rusya’daki heykeli.

Yaşamının sonuna dair

“platonov’un yaşamının son yıllarını bir edebiyat fakültesinde yerleri süpüren, yandaki küçük odada yatıp kalkan, sabahları okula gelen -onun romanlarından ve öykülerinden habersiz- edebiyat öğrencilerini seyreden bir hademe olarak geçirdiğini öğrendiğimde ağzım açık kalmıştı. xx.yüzyılda yaşamış büyük yazarlardan biri olan platonov’un bu acayip, hüzünlü, sıradışı yaşamı bilmecelerle doludur. sovyetler yıkılana dek kitapları hep yasaklı olmasına rağmen ne cezaevine girmiş ne de sürgünde öldürülmüştür. bunu nasıl başardığını kimse açıklayamıyor.

ölümü çok fenaymış, oğlunun elinden olmuş. çalışma kamplarında verem olan oğlu döndüğünde babasına bulaştırmış, 52 yaşında hayatını kaybetmiş. dönüş kitabında çöl rüzgarı adında nazilerin eziyetini anlatan kurgusu içeriğinden dehşet bir öykü var, nazilerin de filmlerini çekip duranların da canına okumuş, olayı bitirmiş.

Fotoğraf: erguvankalem.blogspot.com

ağızda hoş bir tat bırakan harika cümlelerinden birkaçı

kitabın ismi: mutlu moskova

“insan henüz, pek ev yapımı, pek zayıf donanımlı bir varlıktı. bulanık bir ceninden, çok daha gerçek bir şeyin tasarımından fazlası sayılmazdı ve bu ceninden, hayallerimize gömülü o uçan, üstün suretin çıkması için kim bilir daha ne kadar çok çalışmak gerekecekti.”

“insan bedeni kayıp bin yılların öncesinde bir yerde uçmuş olmalı, göğüs kafesi kapanmış kanatları andırıyor.”

“hayatın olanca gürültüsünü tek bir insanın fısıltısına değişmezdi.”

“aptallık, amacını bulamamış avare duygunun tabii ifadesidir.”

“insanların birbirleriyle neden geçinemediğini buldum. aşkla bir araya gelinmez de ondan. ben kaç kere geldim, olmadı. ancak zevke benzer bir şey. mesela sen az önce benimle birlikte oldun da ne oldu? çok mu şaşırtıcı, çok mu şahane?”

“aşk komünizm olamaz. düşündüm düşündüm ve olamayacağını gördüm. sevmek gerekiyor sanırım, seveceğim de, yemek yemek gibi şey bu ama, sadece zaruret. asla hayat değil”

“en iyi duygu, başka insanı kavramakta, ikinci, yabancı bir yaşam külfetini ve mutluluğunu paylaşmaktaydı. kucaklaşmalardaki aşksa çocuksu mesut bir sevinçten ötesini vermiyor”

“yaşamın kederi ve yoksulluğu yaralamıştı onu, öylesine çaresizdi ki yaşam, gerçek durumunun bilincinden, hayaller yoluyla sıyrılmaya mecbur kalıyordu devamlı.”

“gönlüm yok… sürekli şişinmek gerekiyor. ya düşüneceksin, ya konuşacaksın, ya bir yere gideceksin, ya bir faaliyet göstereceksin… oysa ki benim hiçbir şeyde gönlüm yok, yaşadığımı da unutuyorum sürekli, anımsarsam da bir ürperti…”

“aşkın, insanı daha iyi, daha yüksek bir yazgıya ulaşmasına imkan tanımayan, henüz kökü kazınmamış evrensel toplum yoksulluğundan kaynaklandığını anladı.”

“hayır dünya sanılandan daha sağlam ve gizemliydi, ne bir elin hareketi, ne insan kalbinin atışı yıldızları rahatsız etmiyordu. aksi taktirde tüyün, tozun ürpermesiyle çoktan yıkılırdı her şey…”

“gizemli ve iyi şeylere ihtiyacımız var, gerçekleşmesi imkansızmış gibi gelmeli.”

Kaynakça:https://seyler.eksisozluk.com/degeri-bilinmemesine-ragmen-kimilerince-rus-edebiyatinin-en-iyi-yazari-andrey-platonov

Nazım Hikmet ~ Yaşamaya Dair

yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.


yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından.


diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, yani, beyaz masadan, bir daha kalkmamak ihtimali de var. duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini.


diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.



diyelim ki hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla yani, duvarın ardındaki dışarıyla. yani, nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…


bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.


şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. böylesine sevilecek bu dünya “yaşadım” diyebilmen için… ~ Nazım Hikmet

https://www.youtube.com/watch?v=SEbsNaWA7-I

Ütopya ve Distopya Arasındaki İnce Fark

Ütopya: Aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum.

Distopya: Ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.

sanıldığı üzere ütopya ve distopya zıt şeyler değildir.

ütopya olumlu/ideal bir toplumsa distopya olumsuzudur. ama bu direkt olarak zıt olduğunu anlamına gelmez.

dil içinde düşündüğümüz için ve herkesin ütopyası/distopyası farklı olduğu için tam olarak zıt oldukları söylenemez.

bu yüzden bu incecik çizgi tamamen insandan oluşur.

Farklı bir bakış açısı da aktaralım

Her ütopya distopyadır. çünkü insanlar ütopya fikrini toplumun sahip olduğunu düşündüğü problemlerin adeta sihirli bir değnek değmiş gibi çözüldüğü bir gelecek olarak düşünür. ancak toplumlar bireylerden oluşur ve bireylerin özgürlüklerini sınırlamadan ütopya olmaz. bu yüzden bir ütopya ne kadar uçuksa aslında o kadar distopyadır.

mesela şiddet olmayan bir dünya hayal edin. hiçbir insan hiçbir canlıya şiddet uygulamıyor. peki, ama bu nasıl oluyor? mesela aldatılanlar sevgililerine/eşlerine bir fiske bile vuramıyor? demek ki ya insanlar aldatamıyorlar ya da insanlar sevgili/eş kavramlarını yok etmişler/unutmuşlar. mesela hırsızlık var mı? her insana istediği her şeyi verebilen bir sistem bile kursanız ya komşunun evini isterse ne yapacaksınız? ya bir gün komşunun evinde yaşamaya başlarsa? komşusu şiddet uygulamadan kendi malını nasıl koruyacak? özel mülkiyeti de kaldıralım. hiç kimse hiçbir şeye sahip olmazsa hırsızlıkta olmaz. herkes her şeyin ortak sahibi olsun. peki, ama özel hayat? özel mülkiyet olmadan özel hayat olamaz. özel hayatı da ortadan kaldırdık.

böyle beyin jimnastiği yaptıkça bu uzar gider. yukarıdaki mantık yürütmede hatalar bulabilirsiniz bu çok doğal. çünkü ütopyalar kişiseldir. ancak nasıl kurgularsanız kurgulayın ait olduğunuz toplumun temel değerlerine dokunmadan ütopya yaratamazsınız. ütopya yaratmaya çalışırken yaşadığınız dönemin insanı için bir distopya yaratırsınız. aynı şekilde distopya yaratmaya çalışırken bazı insanların ütopyasını yaratırsınız.

Final yorumu
sabahları güneş doğmadan kalkıp, doğrusal bi hatta lastik tekerler üzerinde ilerleyen dev konservelere istifleniyoruz. büyük plastik kutuların başında 9 saat geçireceğimiz binaya gidene kadar kafamızı elimizdeki küçük plastik kutulara gömüyoruz. 9 saat sonra aynı konservelere tekrar yüklenip barınaklarımıza gönderiliyoruz. barınaklara döndüğümüzde bi süre daha plastik kutulara boş boş baktıktan sonra yatıp diğer bir güne uyanıyoruz. hiçbir hayvan görmeden, hiçbir ağaca dokunmadan, toprağa basmadan, kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakmadan…

birkaç yüzyıl önce yaşamış sağlıklı ve huzurlu bir çiftçinin distopyasında yaşıyoruz. bu distopyadan kurtulma fikrinin kendisi başlı başına bir ütopya.

Not:Görseller mehmetinkitapligi.com sitesine aittir.

Tüm Zamanların En Büyük Romanlarından Biri: Savaş ve Barış

Dünyaca ünlü Rus yazar Lev Tolstoy tarafından yazılan ve ilk olarak 1869 yılında yayınlanan Savaş ve Barış (Voyna i mir) romanı hakkında birtakım bilgiler.

rusça bilen bir kişi olmadığımdan çok dil bazlı yorum yapamayacağım bir konu olsa da, sanırım tolstoy‘un bizzat kendisinin fransızcaya çevirdiği eserine “la paix et la guerre” adını vermiş olması, kitabın isimlendirilmesi konusunda bir yanlışlık olmuş olmadığını ispatlar nitelikte bir kanıttır. bunun yanında “tolstoy imla hatası olduktan sonra, battı balık yan gider diye yeni adı kabullendi” diyenler de çıkabilecektir elbette. durumla ilgili kendi duyduğum yorum ise, rusçada barış ve dünya kelimelerinin yazılışlarında bir tek harf farkı olması ve okunuşlarının da aynı olmasından kaynaklanmaktadır. söz konusu dedikodulara yol açan sürecin başlangıcı ise yanılmıyorsam 80’lerde bir rus bilgi yarışmasında eserin sorulduğu bir sorunun doğru cevabının “savaş ve dünya” olarak açıklanması olmuş.

bunun yanında yakın zamanda penguin yayınları eseri yeni bir ingilizce tercümeyle yayınlarken, önsözde daha ilginç bir bakış açısı ortaya koymuş, tolstoy’un kendi eserini yanlış isimlendirdiği görüşünü cesurca açıklama yoluna gitmiş. bu her ne kadar ispatı olmayan bir iddia olsa da, kitabı okuyanlar için çok mantık dışı olmayabilecektir. zira roman hakikaten de gidip gelen süreçler halinde bize savaşı ve barışı kontrastlama ya da kıyaslama amacı gütmekten uzaktadır. elbette böyle motifler de destansı eserde sıkça yer almaktadır ama anlatılanların “savaş ve barış” adının ortaya koyduğu tarzda bir ying yang ilişkisinden uzak olduğu da gözden kaçmamaktadır. kendi adıma barış kelimesinden çok “ve” kelimesi bende bu sorunu yaratmaktadır diyebilirim.

biraz tarihçesine girmek gerekirse

savaş ve barış 1865 ile 1869 yılları arasında (o zaman adet olduğu üzere dergilerde) yayınlanmış, tolstoy’un napolyon savaşları esnasındaki rusya’yı ve bir çok gerçek tarihsel kişiyi arka plan seçerek anlattığı bir hikayedir. her ne kadar şimdi “büyük roman” olarak adlandırılsa da, o zamanın standartlarındaki roman formatına çok da uyan bir eser değildi savaş ve barış. tolstoy’un kendisi bile ilk romanı olarak anna karenina‘yı saymaktadır.

roman, beş aristokrat rus ailesinin etrafında geçer diyebiliriz. bunlardan en önemlileri elbette bezukov’lar, rostov’lar ve bolkonski’lerdir. ancak hikayede o kadar çok karakter vardır ve büyük çoğunluğu o kadar derinlemesine geliştirilmişlerdir ki, insanın karakterlerin yazılı olduğu bir “rehber”siz romanı okumaya başlaması, ilk 100 sayfa sonunda pes etmeyi kaçınılmaz kılabilir. eserin ilk dörtte üçlük kısmı daha çok kendi yarattığı karakterlerin etrafında dönse de, tolstoy’un kitabın son kısımlarında savaşın ve liderliğin doğası, tarih, politika, kahramanlık ve tarihsel kişilikler üzerinde felsefi bir çalışma içine girdiği netçe görülecektir. zaten işte bu format savaş ve barış’ın standart bir roman olmadığı iddiasını güçlü kılar.

ana karakterlerden biraz bahsetmek gerekirse

tek bir başrolden bahsetmenin zorluğu ile söze başlamak gerekir. pierre bezukov, bazı eleştirmenlere göre tolstoy’un kendi yansıması olan, ve rus sosyetesine ve entrikalarına uzak, bazen kendisini zor duruma düşürecek kadar direkt konuşan, kendisini daha henüz keşfetmemiş genç bir adamdır. bir rus aristokratının “piç” oğlu olan pierre kendisine kalan miras sayesinde sosyetede yer bulacak, ancak hiç bir zaman onların parçası olamayacaktır. yakın arkadaşı andrew bolkonski ise, pierre’den hayata bakış açısıyla ayrılmaktadır. zeki, analitik düşünen ve önceliklerini pierre’e göre çok önceden belirlemiş (her ne kadar hikaye içinde o da kendini keşfetse de) vatansever bir askerdir.nataşa rostov, belki romanın en ilgi çekici karakteridir. canlılık, hayat doluluk, heyecan ve şıpsevdilik en büyük özellikleri olan bu rostov ailesinin en küçük kızının kaderi uzun roman boyunca okuyucuyu belki de en çok meraka sevkedecek olanıdır. bunun yanında tolstoy’un açık bir biçimde savunduğu ünlü rus generali kutuzov ve napolyon da romanın en meşhur karakterleri arasında yer alır.

romanda tolstoy hayatla ilgili birçok konuda bazen açık, bazen kapalı görüşlerini ve tespitlerini eser boyunca bize yansıtır

nedir bunlar… başlığında “savaş” gibi strateji ve mantığa dayanan bir kavramı barındırsa da, tolstoy genel olarak insan davranışlarının (özel olarak savaşta komutanların ve siyasetçilerin davranışlarından yola çıkarak) nasıl ve ne kadar sıklıkla mantık yolundan çıktığını gözler önüne serer. mantıklı davranmanın, rasyonelliğin, analitikliğin belki de en gerekli olduğu alanda bile büyük liderler inanılmaz anlamsız davranışlar gösterebilmektedir, ve bunu açıklayan net sebepleri tarihçiler bize sunamamaktadır. tolstoy bunu tarihi yazan karakterlerin, aslında tarih tarafından önceden çizilmiş, ya da o an çizilmekte olan bir olaylar zincirinin basit esirleri olduğu ile açıklamaya gider. sadece savaşta değil, “barış”‘ta da kahramanlarımız hikayenin her aşamasında birbirinden farklı yollara, açık bir mantık ve sebep gösteremeden sapabilmekte, kendileri ve karşılarındakiler için en iyi olanı seçmekten çok, bilinmeyen bir çarkın parçası gibi hareket etmektedirler. ancak görürüz ki, bazen en mantıksız görünen hareketler bir taraf için iyi sonuç verebilmektedir ve biz geçmişi incelerken anlamsız bir biçimde o hareket yolunun ne kadar akıllıca olduğunu sonucuna göre değerlendirip geriye dönük bir anlamlandırma çabasına “girebilmekteyizdir”.

eh tabii ki “hayatın anlamı nedir” gibi ezeli ve ebedi bir sorunun savaş ve barış’ta yer almaması da şaşırtıcı olurdu. hikaye boyunca birden fazla karakter hayatın ne olduğu konusunda, tabir yerindeyse epiphany‘ler yaşıyor. andrew austerlitz’de ölümle burun buruna geldiğinde, göze görünenden çok daha derin bir hayatın, bir gerçeğin varlığını ilk defa farkediyor, belki de neden yaşadığını anlıyor. andrew bunu ölüm karşısında kaldığında farkederken, arkadaşı pierre belki bütün eser boyunca kendi hayatına bir anlam verme çabası içerisinde yaşıyor. pierre bunu aktif bir çaba içerisinde, değişik eylemler içine kendini atarak hayatına orada anlam verebileceğine inanarak yapıyor ancak ne evliliği, ne politika, ne masonluk ne de napolyon’a suikast girişimi esnasındaki milliyetçi kişiliği ona istediği doyumu veremiyor. pierre hayatının olması gereken şeklini zannımca kitabın sonunda bulduğundan ve bunu açıklamak da okuma zevkini kaçıracağından yorumumu fazla uzatmıyorum. ancak pierre’in savaş ve barış sürecindeki hayatını anlamlandırma çabası, belki en çok okuyucuyu pierre karakterine sempati ile bakmaya yönelten özelliği oluyor.

savaş ve barış’ı edebiyatla ilgilenmeyen bir kişiye bile ilginç kılabilecek en büyük tema ise liderliğin ve liderlik tarz ve kapasitelerinin sorgulandığı kısımlar olmalı

tolstoy bu konuyu hem tarihin büyük liderleri napolyon, kutuzov ve alexandr örneğinde ele alıyor, hem de sıradan günlük hayattaki liderliğin etkilerini ve sebeplerini sorgulayarak bize sunuyor. herhalde ortaya koyduğu en büyük söylem ise, liderlerin düşünüldüğü gibi inanılmaz dehalarıyla ve güçleriyle tarihi “yazan” kişiler değil, aslında kendilerinden çok büyük binlerce, milyonlarca olay ve kişinin oluşturduğu bir çarkın esiri oldukları ve tarihin yazarı değil tarih tarafından yazıldıkları, kendilerine verilen rolü oynadıkları…tolstoy bunu kitabın bilhassa savaş stratejisiyle ilgili olan kısımlarında o kadar güzel ve net örneklerle ortaya koyuyor ki, insanın (ya da en azından benim) ikna olmama şansı az kalıyor.

savaş ve barış’ta gözümüze çarpan motiflerden de bahsetmek sanırım yerinde olur

maddi açıdan fakirleşme ve zenginliğin kaybı ile ailelerin yaşadığı dram, sebebi açıklanamayan ve aniden çıkıp aniden biten aşklar, ve belki de en çok ölüm karşısında insanların “gözlerinin açılması” gibi deneyimler bir çok karakterin başından geçiyor. bunun yanında bordino savaşının uzun biçimde anlatıldığı bölümler tarih açısından bir ders olmak ile birlikte, içgüdüleriyle ve inançlarıyla savaşın bütün mantıki gerekliliklerini yerine getiren fransız ordusunu yenen rus ordusunun tolstoy tarafından önümüze konulduğu kısımlar oluyor. gene rus ordusu fransız ordusuyla savaşırken, rus elit tabakasının kendi aralarında rusça yerine fransızca konuşmayı tercih etmesi, savaşın aslında neden yapıldığı, ya da “savaş ve barış” ın ne kadar farklı olabileceğini düşündürüyor insana.

savaş ve barış tam anlamıyla bir destan. belki balzac eserleri kadar edebi, dostoyevski romanları kadar felsefi değil ama edebiyat dünyasında “tek” bir roman. insan eğer azmedip okursa, ki başlarda cesareti kırmak için çok zorlayan bir kitap, okuduktan sonra “ben savaş ve barış’ı okudum” diyebilmenin vereceği haklı böbürlenme dışında, kendi içinde de tekrar tekrar okumaya devam edeceği bir dünyaya sahip oluyor.

Kaynakça:https://seyler.eksisozluk.com/tum-zamanlarin-en-buyuk-romanlarindan-biri-savas-ve-baris

Kitap Okurken Uykunun Gelmemesi İçin Neler Yapılmalı?

Kitap okurken gözlerim kapanıyor” diyenler, okurken uyku gelmesinin nedenlerini hiç merak ettiniz mi? Peki uyku gelmemesi için ne yapmalı?

okumak, aslında göründüğünden daha fazla enerji gerektiren bir eylemdir. okurken beynimiz çok çalışır ve göz kaslarımız yorulur, bu nedenle gözlerimiz yavaşça kapanıp biraz dinlenmeye ihtiyaç duyar. ayrıca okuma eylemini genellikle rahat ve sessiz bir yerde, otururken ya da uzanırken yaparız. aynı zam.anda bu işi günün sonunda yapmamız zaten yorulmuş olan vücudumuzu gevşetir ve uykunun gelmesine katkıda bulunur. peki bunun önüne geçmek için ne yapılabilir?

öncelikle kendimize rahat ama çok rahat olmayan bir yer seçmeliyiz

arkaya yaslanmaktansa, dik oturabileceğimiz bir sandalye seçmemiz gerekir.

gözün yorgunluğunu azaltmak için düşük ışıktan kaçınmamız gerekir

bulunduğumuz ortamın çok sıcak olmamasına dikkat etmeliyiz

uyanık kalmak için okuma öncesinde hafif egzersizler yapabilir; çay, kahve, kakao gibi uyanık tutacak içecekler içebiliriz veya ılık bir duş alabiliriz

çalışan insanlar için zor olabilir ama genelde sabahleyin kitap okumak, akşam okumaya göre uyku problemi yaratmaz

çünkü kitap okumayı uyumadan önceki bir aktivite olarak görmek beyni koşullandırır ve uykuyu getirir.

arka planda hafif ses (tv veya müzik) çalmasını sağlamak

bunun için odaklanma problemi yaşayan biri olmamamız gerekir.

arada mola vermek ve ayağa kalkıp dolaşmak, bu şekilde dolaşım sistemini uyarırız ve uykuyu engelleriz

0-3 Yaş Anne Bebek İlişkisi

Hayatın ilk 3 yılı yenidoğanın hem fiziksel hem de zihinsel ve ruhsal olarak muazzam bir hızla büyüyüp insan yavrusundan küçük bir insana dönüştüğü kelimenin tam anlamıyla mucizevi bir dönemdir. Hayatınızın daha sonraki hiçbir dönemimde bu kadar hızlı gelişme ve değişme, öğrenme imkanına sahip olamayacağınızı düşündüğünüzde bu mucizenin ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Ve bu mucizenin tek yakıtı, itici gücü bebek ile annesi arasında kurulan ilişkidir. 0-3 yaş anne bebek ilişkisi bebeğin büyüyerek bir birey haline gelmesi ve çocukluğun daha sonraki dönemleri, ergenlik ve yetişkinlikte başarması gereken gelişimsel görevleri başarması ve mutlu bir yetişkin olabilmesi için gerekli temeli oluşturur. Bu temel ne kadar sağlamsa çocuğun sonraki dönemlerdeki gelişimi de o kadar sağlam olacaktır, ergenlik krizini atlatabilmek de ancak o temel sayesinde mümkün olacaktır. Dolayısıyla mutlu bir yetişkin yaşamı da ancak sağlam ve doyum veren bir anne bebek ilişkisi ile mümkün olacaktır.

Yapılan birçok araştırma anne bebek bağlanmasının bebeğin fiziksel gelişimi, bağışıklık düzeyi, beslenme ve uyku düzeni, zeka gelişimi ve hatta ani sebepsiz bebek ölümleri ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Yani hamilelik döneminde göbek bağı ne kadar yaşamsal ise doğumdan sonra bebek ile annesi arasında kurulan bağlanma ilişkisi de o kadar yaşamsaldır.

Lütfen bir an için yenidoğan bebeğin içinde bulunduğu durumu zihninizde canlandırın. Yenidoğan bebek kaslarının kontrolünü henüz kazanmamıştır. Yattığı yerden başını kaldırabilmesi, vücudunu kendi kendine döndürebilmesi ve desteksiz oturabilmesi için gerekli kas olgunluğuna erişinceye kadar dünyayla ilişkisi oldukça sınırlıdır. Başlangıçta kendisini diğer nesnelerden ayrı olarak algılayamaz ve isteklerini anlatabilmek için tek yapabileceği ağlamaktır.

Yaşamının bu kadar sınırlı olduğu bu dönemde hayatını sürdürebilmek için sürekli başkalarının ilgi ve bakımına muhtaçtır. Bu durumda onun için tek mesele yaşamını sürdürebilmek yani ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamaktır. Annenin bebeğin beslenme, temizlenme, sevgi ve duygusal yakınlık gibi ihtiyaçlarına olan duyarlılığı ve bu ihtiyaçların karşılanmasına gösterdiği özen, bebeğin temel güven duygusunu geliştirmesine yol açar. Bu durumda bebek anneyi, onu koruyan, besleyen olarak görür ve içinde bulunduğu tamamen muhtaç olma durumunun yaratacağı temel güvensizlikten kurtulur. Ama anne tutarlı ve olumlu değilse bebek çevrenin ihtiyaçlarını karşılamasına ve kendisinin de sorunlarla baş edebileceğine dair güvensizlik duymaya başlar. Bebek için tek önemli olan fiziksel bakımın eksiksiz olarak yapılması değil, aynı zamanda başkalarının kendisini kabul ettiğini ve bakılmaya değer bulduğunu hissetmektir. Bu kabul edilme duygusu kendisine karşı geliştirilen güvenin kaynağıdır.

Temel güvensizliğe karşı temel güven duygusu gelişmiş olan bebek, annesini görünce sevinir, o yokken arar ama gelmeyecek diye korkmaz çünkü annesinin geleceğinden, ihtiyaçlarını karşılayacağından ve kendisini sevdiğinden emindir. Yaşamın bu döneminde temel güven duygusunun gelişmesi, çocuğun kişilik gelişiminde çok önemli yer tutar. Çünkü bu temel güven veya güvensizlik bütün yaşam boyunca sürecek ve kişilik gelişiminin takip eden aşamalarındaki görevlerin başarılması için zemin hazırlayacaktır. Temel güven duygusundan yoksun olarak sağlıklı bir kişilik gelişimi düşünülemez. Ama unutulmaması gereken bir nokta da dünyanın tamamen tehlikelerden arındırılmış bir yer olmadığıdır. Yaşamın her döneminde çeşitli tehlikeler ve engellenmeler ile karşılaşacaktır. Bireyin bu tehlikelerin yaklaştığını fark edebilmesi ve engellenmenin ne olduğunu anlaması için bir miktar güvensizliğe de ihtiyacı vardır. Önemli olan güven ile güvensizlik arasındaki dengenin güven lehine kurulabilmesidir.

Bebeklik döneminin bir diğer önemli özelliği, bireyin ilk sosyal ilişkilerinin bu dönemde kurulmasıdır. Bebeklerle ana babalar arasında duygusal olarak olumlu ve karşılıklı yardım edici bir ilişkinin kurulması gereklidir. Bu ilk ilişkinin başarılı bir şekilde kurulabilmesi hem temel güven duygusunun kazanılmasında hem de bireyin bütün yaşamı boyunca kuracağı sosyal ilişkilerinde başarılı olacağı ilişki kalıplarını geliştirmesinde etkili olacaktır.

Bebeğin bir buçuk yaşına gelmesiyle birlikte kas ve hareket gelişimi hızlanır. Çocuk anne kucağına bağımlı olmaktan kurtulmuştur; etrafındaki nesnelere uzanabilir, yürüyebilir. İşeme ve dışkılama işlevini yerine getiren kaslar da olgunlaşmıştır; artık istediği zaman tuvaletini tutabilir ya da bırakabilir. Tutmak ve bırakmak arasındaki ikilem onun için yeni bir durumdur. Çocuk yaşamında ilk defa benlik kontrolünü hissetmektedir; tuvalet kontrolü kendi elindedir. Bunun yanında anneyle olan iç içe geçmişlik bitmekte, çocuk bir noktaya kadar annesinden ayrılmaktadır. Bu ayrılığın yarattığı kaygı ve tuvalet kontrolünün başarılamaması korkusu çocuğun 3 yaşına gelinceye kadar karşılaştığı güçlüklerdir. Ebeveynin bu dönemde yapması gereken çocuğun benlik saygısını düşürmeden benlik kontrolünü deneyimleyebileceği bir ortam yaratmaktır.

Temel güven ve güvensizlik arasındaki dengenin kurulmasından sonra, çözülmesi gereken çatışma utanma ve şüpheye karşı özerklik duygusunun başarılabilmesidir. Bu yaşlarda çocukta utanma duygusu gelişmeye başlar ve kendi kontrolü altında olması gerektiğini düşündüğü bölgenin, sürekli başka biri tarafından kontrol edilmesi ve izleniyor olması bu duyguyu ortaya çıkarır. Şüphe ise çocuğun kontrolünü üstlendiği fakat göremediği “arka” ile ilgilidir. Eğer kişilik gelişiminin daha önceki aşamasında temel güven duygusu gelişmemişse veya tuvalet eğitimi sırasında ağır utandırmalar ve cezalarla çocuğun özerkliğine izin verilmeyen sıkı bir kontrol uygulanırsa çocuğun özerk olma; kendi kendine yeten olma duyguları gelişemeyecektir. Bu noktada anne çocuk arasındaki ilişki hem çocuğu destekleyen hem de çocukla annesi arasındaki ilk ayrılığa izin veren bir ilişki olmalıdır. Anne çocuğun kendisinden ayrılmasına/uzaklaşmasına izin vermeyecek şekilde çocuğu kısıtlar, duygusal olarak baskı kurarsa gelişim bu noktada takılı kalacaktır.

Ayrıca çocuğun kakasını ve çişini istediği zaman tutmayı, istediği zaman bırakmayı öğrenme sürecinin hem psikolojik hem de sosyal boyutu vardır. Bu sürecin psikolojik boyutu olarak bazen tutmanın bazen bırakmanın gerekli olması, aynı ihtiyaca karşı iki zıt tutumun benimsenmesi demektir. Bu zıtlık giderek çocuğun bu dönem içinde karşılaştığı herşeye verdiği duygusal tepkilere genellenebilir. Bir gün annesinin kendisini parka götürmesi, gezdirmesi için ağlayan çocuk ertesi gün annesi kendisini dışarı çıkarmak isteyince evden ayrılmamak için direnebilir.

Bu durumun sosyal boyutuna baktığımız zaman çocuk hayatında ilk defa olarak toplumsal düzenin kuralları ve yasaklarıyla karşılaşmaktadır. Çocuğun ne zaman ve nerede kakasını ve çişini yapabileceği, aynı zamanda yeni yürümeye başlayan çocuğun evin nerelerini araştırmasına izin verileceği bu dönemde karşılaştığı kurallardan bazılarıdır. Bu kuralların öğrenilmesi ve benimsenmesiyle çocuk “kanun ve düzen” toplumuna dahil olmaya başlar. Anne bu döneme kadar dış dünyayı ve seveceği diğer kişileri çocuğa tanıtırken 1.5 ile 3 yaş arasındaki dönemde de kural ve yasakları çocuğa tanıtma işlevini üstlenmelidir. Bunu yaparken de katı ve cezalandırıcı olmak yerine onarıma, telafi etmeye izin veren yumuşak bir tutum izlenmelidir.

Yazar: Uzman Psikolog Sezen Erem

Kaynakça:

https://sevgilibebek.com/makaleler/ebeveyn-aile/0-3-yas-anne-bebek-iliskisi/3/

Okumak ve kitap Uzerine

İnsanlar, hiçbir bilgiye sahip olmadan doğar. Yaşamı boyunca birçok bilgi öğrenir. Başarının sırrı da okumaktır. Okulda olduğu kadar hayatta da başarının en önde gelen şartlarından biri yine okumaktır. Yüzyılların deneme ve araştırma ürünlerinden yararlanmak, uygar ve kültürlü bir insan olmak için çok okumalıyız. Okul kitaplarıyla yetinmemeliyiz. Uygarlık bizden önceki kuşakların biriktirdiği bilgi ve anıların bir toplamıdır. Biz, uygarlığa o kuşakların kitaplarını okumakla katılabiliriz. Hiçbir şey okumanın yerini tutamaz. Kültürlü bir insan olmanın biricik yolu okumaktır.

Okuma olayı bir uzun yolculuktur; beşikle başlar, mezarla biter. Okulla beraber biten okumalar yarıda kalmıştır. Okuma iğneyle kuyu kazmaktır; kararlılık ister, sabır ister. Okuma bir arayıştır, hakikati, doğruyu, güzeli arayış. Her arayış içinde bulma heyecanını barındırır. Bulursunuz, ikinci, üçüncü… Arayışlar başlar. Umut ve heyecan, okumanın ayrılmaz iki vasfıdır. Okuma insanlığın, umut ve heyecan da canlılığın şartıdır.

Kitap okumak yüzyıllardır yapılan bir şeydir. Kitap okumanın hemen hemen hiç bir kötü etkisi olmamakla birlikte çok fazla yararı vardır. Okumanın asla sonu yoktur ne kadar okursan o kadar iyidir yani hayatının sonuna kadar okuyabilirsin. Okuyan insan her zaman bilgili ve hayatında başarılı olur. Bilgi çağında yaşıyoruz ve bizim en fazla bilgi toplayacağımız şeyler kitaplarımızdır. Okumak ruhu yüceltir ve insanlar size daha fazla değer verir. Cahillikten kurtulmanın yolu kitapları okumaktan geçer.

İnsan bir kitabı okuduktan sonra eskisinden daha akıllı hareket edebilmeli, başkalarının sözüne aldanmadan her şeyi daha açık görmeye, daha derin hissetmeye başlamalıdır. Güzelliği daha çok anladım, daha nazik, daha neşeli, daha mutlu oldum diyebilmeli. Düşüncelerim gelişti, hayatı ve insanları daha iyi kavradım, yaşama gücüm, hayata karşı cesaretim daha da arttı diyebilmeli. O zaman okuma boşa gitmemiştir. Bunları söyleyemezseniz, siz de marangozluk kitabını okuyan, fakat boş sandıklar üzerinde çoluk çocuğu ile yemek yemeğe mahkûm olan adama benzersiniz.
Kitap okurken rast gele, gevşek ve yorgun bir kafa ile okuyorsanız kitabın size yararlı olması olanağı sağlayamıyorsunuzdur. Oysaki tüm kuvvet makinemizi harekete geçirmedikçe iyi okumaya olanak yoktur. Bizden daha güçlü bir kafa, bize bir takım fikirlerini telkin etmek istiyor. Biz, böyle okuyuşumuzla onları hazmettiğimizi sanıyoruz. İşte bu sanış bizi aldatmaktadır. Okumayı düşünce izlemedikçe bu okuma boşuna yapılmıştır. Emekler boşa gitmiştir. Yıllar boşuna harcanmıştır. Eller boşu boşuna kitap yapraklarını çevirmiştir. Bu bir bakıma anlamsızlıktır.
Kitaplar solmayan çiçeklerdir. Büyük ün salmış hiçbir kitap yok ki en az iki defa okunmadıkça, okunmuş sayılabilsin. Büyük bir kitabı, büyük bir adamı dinler gibi kuvvetli bir düşünce ile okuyunuz. Satırlar üzerinde düşününüz. Aradan bir zaman geçtikten sonra tekrar okuyunuz. Ancak bundan sonradır ki kitap sizin kişiliğinize girer. Bir parça olur sizden… Hayatınızı, düşüncelerinizi etkiler. Herkes bol bol kitap okumalıdır.

Yazarlar bir kitabı yazabilecek konuma gelebilmek için uzun yıllar birçok kitap okur, araştırmalar yapar ve de yaşadığı yıllar boyunca kazandığı tecrübe ve güçlü birikimlerle birlikte yazdığı birçok deneme yazılarından sonra yazar olur.

Yazar, yazılarını ortalama iki yıllık bir uğraştan sonra kitap haline getirir. Bizse bu kitaplara kitapçılardan satın alarak, ya da devletin bizlere sunduğu en güzel hizmet olan kütüphanelerde ulaşırız. Bilginin merkez bankaları olan kütüphanelerimiz bizlere karşılık istemeden bilgiler veren hazine kaynaklarıdır. Bizler bir kitabı anlayarak okuduğumuzda yazarın kitabı yazmaya harcadığı zaman ve yıllarca kazandığı tecrübe birikimine kitabı bir kaç saat içinde okuyarak ulaşırız. Bu da bize dünyanın en değerli şeyleri olan hayattan ve zamandan kazanmamızı sağlar. Kitaplar bize çağımızın en önemli unsurlarından olan DİLİMİZİ ve de ZAMANIMIZI en doğru bir şekilde kullanabilmemizi öğretir.

Kitap Okumak Neden Önemlidir?

Okuyarak olayların ve gelişmelerin iç yüzünü öğrenen bir kişi, öncelikle kendine olangüvenini artırır. Bu ise aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirip, geniş bir görüş açısı sağlayarak, olayları inceleme yeteneği kazandırır. Ayrıca okuyan kişiler çok okumanın beraberinde getirdiği zengin kelime dağarcığına sahip oldukları için, hikmetli ve etkileyici konuşarak hitap ettikleri kişilerde etki de uyandırırlar. Bu etki ise insanlarla ilişkileri güçlendirmekte, kişiye daha sosyal bir karakter kazandırmaktadır. Dahası, geniş kelime dağarcığı, insanın daha fazla kavramla düşünebilmesini de sağlar. Yani düşünce kapasitesini ve kültür düzeyini artırır. Boş zamanlarını, çoğu zaman hiçbir yararlı bilgi aktarmayan televizyon karşısında geçirmek yerine kitap okuyarak değerlendiren bu kişiler, edindikleri bilgi ve kültür sonucunda aynı zamanda toplum içinde etkin bir kişiliğe sahip olurlar. Tüm bu özellikler, kişilerin öncelikle kendileri için okumaları gerektiğinin çok önemli bir göstergesidir. Okuyarak kendini geliştiren kişiler ise elbette çevrelerinde gelişen olaylara da hakim olacak ve toplum içindeki eğitim seviyesinde zamanla bir ilerleme sağlanacaktır.

Okuyarak Zaman Kazanmak

Genellikle iş sonrası veya evde televizyon karşısında amaçsızca, kanal kanal dolaşarak boşa geçirilen zamanlar, kitap okuyarak geçirilebilecek en verimli zamanlardır. Bunun yanı sıra otobüs, tren, taksi ve uçak gibi ulaşım araçlarında seyahat ederken zorunlu olarak geçen boş zamanlar da kitap okuyarak değerlendirilebilecek anlardır. Özellikle bekleme yapılan yerlerde kitap okumak, geçirilen zamanı hem zevkli hale getirecek hem de kişinin yeni bir şey daha öğrenmesine vesile olacaktır. Bu konuda gelişmiş ülkelerin çizdiği tablo oldukça etkilidir. Sahip olunan her boş anda yanlarında bulunan kitabı okuyan Batılılar, kitap okuma alışkanlığının en güzel örneklerini sergilemektedirler.

Doğru Kitap Nasıl Seçilir?

Okuma alışkanlığı ile ilgili tüm bu ayrıntıların yanı sıra özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta, okunacak kitabın seçilmesinde özen gösterilmesidir. Bir yıl içerisinde basılan binlerce kitabın arasında elbette faydalı eserlerin yanı sıra kitap olarak değerlendirilemeyecek yayınlar da vardır. Tüm bu kitapların arasında okunacak doğru kitapları seçmek ise ancak kişileri doğru yönlendirmekle mümkündür. Öncelikle okunacak eserlerin okuyacak kişiye heyecan vermesi ve kişinin kitabı zevk alarak okuması önemlidir. Çünkü aksi özelliklere sahip kitaplar, kişileri şüpheci ve ümitsiz bir ruh haline sürükler. Karanlık ve iç karartıcı konuların anlatıldığı kitaplardan ise kaçınmak gerekir. Okuyan kişinin gelişmesinde faydalı olacak içeriklere sahip kitaplar, aynı zamanda kişileri vesveseden uzak tutar ve ümitsizliğe düşürmez. İyi bir zihne sahip olacakları için de doğru ile yanlışı çok daha kolay ve hızlı şekilde ayırt edebilirler. Ayrıca kolay anlaşılır ve samimi üsluptaki kitaplar, okuyan kişilerde çok daha hızlı etki uyandırır. Bu da her okuyan kişinin bilgileri kolay anlamasını ve öğrendiklerinin aklında kalmasını sağlar.
Unutulmamalıdır ki; şeytanın oyunu olan zararlı akımlar insanlara her an telkin edilirken, karanlık ve iç karartıcı kitaplar okunması bu saptırıcı akımların işini kolaylaştıracaktır. Oysa asıl önemli olan bu zararlı akımların ve davranışların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak kitaplar okumak ve herkesi bu tarz kitapları okuması için teşvik etmektir. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, şüpheli izahlara dayanan, yalan ve safsatalarla dolu olan yazılar elbette kişilerde olumsuz etkilere neden olur. Bu olumsuz etkiler ise ancak bilimsel gerçeklere dayanan, okuyan kişiyi yormayan, yalın anlatımlı ve kolay anlaşılabilen kitapların okunması ile engellenebilir.

OKUMANIN FAYDALARI

1. Gelecekte iyi bir konuşmacısı ve yazar olabilmemize yardımcı olur,

2. Sözün rengini görmemizi, yeşilin sesini duymamızı, zamanı yakalamamızı,
çağa

ayak uydurmamızı sağlar,

3. Uygar bir topluma kavuşmamızı, kimsenin yardımı olmadan kendi
ayaklarımızın üzerinde insanca yaşayabilmemizi sağlar.

4. Akıl ve fikir dünyamızı genişletmemizi, bilimin bize sunduğu imkanlardan en
iyi

şekilde faydalanmamızı sağlar,

5. İçinde bulunduğumuz karanlık denizinden çıkıp, ışığın sahillerinde dolaşmak
ve ışığın gölgesinde yaşamamızı sağlar,

6. Yaratılış nedenimizi bilmemizi, dinimizi ve gerçek hayat kurallarını
öğrenmemizi sağlar,

7. Kültürünüzü arttırır,

8. Bilgili kişilerle doya doya sohbet edebilirsiniz,

9. Hayata bakışınız değişir,

10. Hızlı konuşma ve kendinizi daha kolay ifade edebilme yeteneğiniz artar,

11. Okuduğumuzu anlama ve yorum yapma yeteneğimiz gelişir,

12. Her şeyden önemlisi kitap okumanın verdiği huzuru içinizde hissedersiniz.

13. Üç boyutlu dünya dışında dördüncü boyutu, maddenin mana alemini
görmemizi, iyiliğe, doğruya, güzele ve gerçeğe ulaşmamızı sağlar,

14. Geleceğin öğretmeni, belki de bir başbakanı olabilmemizi sağlar, Çünkü
okuduğumuz sürece özgürüz ve bizler özgür olduğumuz sürece hayatı daha
iyi yaşayabiliriz,

15. Toplumdaki diğer insanlardan farkımız olur,

16. İş hayatımızda, öğrencilik hayatımızda kısaca bütün yaşamımızda
başarılı olmamızı sağlar,

17. Mümkün olduğunca temiz ve sağlıklı olmamızı sağlar,

18. Ülkemizin kalkınarak daha ileriye gitmesine katkıda bulunmamızı sağlar,

19. Herşeyi daha iyi anlamamızı, yorumlamamızı ve problemlerimizi
karşımızdakine daha iyi anlatarak kısa sürede çözümler bulmamızı
sağlar,

20. Kitap okuma hayatı sevdirir,

21. Kitap okuma düşünceleri olgunlaştırır. Okuma, düşünceyi besleyen,
geliştiren ve çabuklaştıran ana kaynaklardan biridir,

22. Kitap okuma stresi azaltır,

23. Kitap okuma zihni açar, hantallıktan kurtarır,

24. Kitap okuma birçok şeyi güzel görmemizi sağlar,

25. Kitap okuma bizi bir bilen yapar,

26. Kitap okuyanın güvenilir bir çevresi oluşur,

27. Bilgi dağarcığımızı ve kelime hazinemizi zenginleştirir.

28. Genel kültürümüzü artırır. Etkin ve etkili bir insan olmanın yollarını açar.

29. Dünyaya bakış açımızı değiştirir.

30. Toplumsal ilişkilerimizin kalitesini artırır.

31. Hayal gücümüzü geliştirir.

32. Okumak haz duymaya, zihnimizi süslemeye, karar verme yeteneklerimizi
geliştirmeye yarar. İnsanı olgunlaştırır, erdemli kılar.

Yukarıda kitap okumanın sizlere getireceği yararlardan sadece birkaçını belirttik. Toplum olarak bizler kitap okumalı ve bizden küçüklere kitap okuma alışkanlığını kazandırmalıyız ki, bugünün küçükleri büyüdüklerinde bu ülkenin bulunduğu durumu anlasınlar ve modern refah seviyesine ulaştırabilsinler.
Okuma alışkanlığı sizi mezara kadar bırakmayacaktır. Siz çok zengin olabilirisiniz, çok güzel bir işiniz ve aileniz olabilir. Bunlar elinizden uçup gidebilir. Okumanın size kazandırdığı itibar, bilgi ise sizi hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Kitap okumanın en önemli faydası hiç kuşkusuz insanın kendini tanımasını sağlamasıdır. Okuyan insan hangi alanda başarılı olacağını, hangi alanın onun kişilik yapısına uygun olduğunu tespit edebilir. Dünyanın en zeki insanı olarak kabul edilen ve Nobel Ödülü sahibi olan Einstein, üniversite mezunu değildi. Onu başarılı yapan okuma alışkanlığıydı. Kendimizi tanıyarak hayatta başarılı olabilmenin en önemli yolu okumaktır. Kitap okuma, düşünceleri olgunlaştırır. Çok kitap okuyalım, okuduğumuz kitapları iyi anlayalım. Kitaplar, bizi motive eder, hayata bağlar ve ufkumuzu açar. Düşünme, hedef belirleme, ileride büyüyünce yetenekli kişiler arasında yer alma imkânı verir. Eğer ülkemiz için bir kısım başarılı projeler geliştirip kendimizi ispatlamak istiyorsak bolca kitap okumalıyız. Çünkü önemli projeler üretmek, başarı ister, güç ister, gayret ister, bilgi ister. İnsan hayatta, önce kendine güven duymalı. Daima başarılı olma tutkusu ile yaşamalıdır. Çalışkan kişinin gündeminde başarısızlık yoktur. Bir insanın sahip olduğu görüş ve düşünceleri bilgi ve kültür düzeyi kadardır. Bizim ecdadımız daima büyük düşünmüş, büyük projelere imza atmıştır. Bizler de büyüklerimize özenerek daima kendimizi geliştirmeli ve onların bıraktığı projeleri tamamlamalıyız. İnsanın davranışlarındaki olgunlaşma, düşüncelerindeki güzellik kültürel birikimini ve bilgiyi yerli yerince kullanma becerisini gösterir. İşte insanı bu seviyeye getiren bir uygulama yeteneğidir. Bu yeteneğin oluşması ise sürekli ve düzenli okuma alışkanlığıyla mümkündür. Sonuç olarak insan, kitap okuma alışkanlığı kazanınca kendine güveni artar. Kitap okuyan insanların becerisi ve bilgisi artar.

İnsanların kişisel gelişimlerini tamamlamaları için güncel yaşamda belirli aktiviteler yapmaları gerekmektedir. Bu aktivitelerden sadece bir tanesi ise kitap okumaktır. Kitap okuyarak ruhumuzun derinliklerindeki o çocuğu büyütebilir ve görüşlerimizi değiştirebiliriz.

Düz mantık olarak düşünürsek bir günde uyuma ihtiyacı dışında ortalama olarak 10 saat aktif olarak faaliyet gösteriyoruz. Bu 10 Saat içerisinde sadece 45 dakikalık dilimi kitap okumaya neden ayırmıyoruz acaba? Günde sadece 45 dakikamızı ayırarak kendimizi sorgulayabilir ve rahatlamış oluruz. Gelin kitap okumanın ileriki zamanlarda bize getireceği sonsuz yararlardan birazını düşünelim

Kitap Ne Sağlar?

· Kitaplar dilin kullanımını geliştirir ve yaşama tarzlarını öğretir.

· Çocuklar kitapla insanları tanıyıp değerlendirebilir. Roman ve hikâyelerin

akışı içinde insanların davranışlarını tanır. Buradan hareketle, hangi

davranışa sahip insanlarla dost olunacağını ve hangi davranışlardan da uzak durulacağını sezer hale gelirler.

· Hayatla alâkalı problemleri ve onların çözümlerini kitaptan okuyan çocuk,

kendi hayatında benzer problemle karşılaştığında ben bunun çözümünü

biliyorum der.

· Kitap insana hayal kurmayı; insanları, tabiatı, canlıları sevmeyi öğretir,

· İcatlara ve teknolojiye merak uyandırır, araştırma yapmaya sevk ederler

· İnsana, kâinattaki yerini ve görevini bildirir,

· Doğayı öğretir,

· Kelime hazinenizi genişletir,

· Yalan söylemenin kötülüğünü, hırsızlığın, kavga ve savaşın çirkinliğini

öğretir,

· İnsanları sevmeyi ve saymayı öğretir,

· Karşılıksız iyilik yapmayı öğretir,

· Cesaretli, azimli, alçak gönüllü olmayı öğretir,

· Kendimize hedef koymamızı sağlar,

· Fikir üretmemizi sağlar,

· Düşündüğünü ifade edebilme yeteneği kazandırır,

· Başarılı olmak için çalışmak gerektiği gerçeğini öğretir.

Okuma, çocuğun iletişim kabiliyetlerine önemli katkılarda bulunmaktadır. Kendisine kitap okunan çocukların dil gelişmesi sağlıklı olmaktadır. Kitap okuyan çocukların iletişim kapasiteleri artar. Günümüz bilgi ve iletişim toplumunda kendini iyi ifade eden kişilerin başarılı olduğunu vurgulamak gerekir. Düzenli okuma çocukların kolay öğrenme ve doğru hüküm verme kabiliyetlerini arttırır. Kitapların kazandırdığı zihin gücü; öğrenme, sorgulama ve karar verme süreçlerine önemli ölçüde etki ederek kişinin muhakeme gücünü arttırır. Kitap okuma esnasında beyin aktif olarak çalışır. Bu durumda birçok yürütücü fonksiyon (zihnî bilgi işleme ve hafızaya alma süreci) aktif olarak kullanılır. Okumanın sonucu olarak çocukta dikkat, anlama ve anlamlandırma, gördüklerini fark etme gibi birçok zekâ fonksiyonu olumlu yönde gelişmektedir. Amerikalı ünlü yazar Alvin Toffler21. Yüzyılın cahilleri, okuma-yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştiremeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır diyerek okuma yazma bilmesine rağmen okumayan günümüz insanını cahil olarak değerlendirmektedir. Bu görüşünde de haklıdır.
Yine Amerikalı edebiyatçı Ursula Kroeber Le Guin Eğer bir nesil cehaletin mutluluk olduğunu sanarak yetişirse, bir sonraki nesil cehaletini bile fark edemeyecektir. Çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecektir diyerek cep telefonu, bilgisayar, televizyon gibi araçlardan doğru olup olmadığı belli olmayan bilgilerle yetişen günümüz insanına önemli bir uyarı yapmaktadır.

Kitap Güzel Bir Hediyedir

Kitaplar, güncel bilgilere sahip olmak için okunması gereken dergi ve gazetelerden ayıran en önemli özellikleri kalıcılığı ve her zaman başvurulacak bir kaynak olmalarıdır. Dergi ve gazetelere oranla çok daha detaylı bilgiler içeren kitap, doğru seçim yapıldığında okunduğu her dönem yarar sağlayacak bir kaynaktır. Bu yazıyı okuduktan sonra eliniz kütüphanenizdeki tozlu raflara gidiyor ve kitap alıp okumak içinizden geliyorsa dünyada şuan sizden mutlu insan yoktur diye düşünmelisiniz. Unutmayın ki En Büyük düşman, cahil dosttur Okumak insanın kişisel gelişimini sağlayan en önemli etkenlerden biridir.

Kaynakça: http://www.bucakkutup.gov.tr/TR-108844/okumak-ve-kitap-uzerine.html