Tüm Zamanların En Büyük Romanlarından Biri: Savaş ve Barış

Dünyaca ünlü Rus yazar Lev Tolstoy tarafından yazılan ve ilk olarak 1869 yılında yayınlanan Savaş ve Barış (Voyna i mir) romanı hakkında birtakım bilgiler.

rusça bilen bir kişi olmadığımdan çok dil bazlı yorum yapamayacağım bir konu olsa da, sanırım tolstoy‘un bizzat kendisinin fransızcaya çevirdiği eserine “la paix et la guerre” adını vermiş olması, kitabın isimlendirilmesi konusunda bir yanlışlık olmuş olmadığını ispatlar nitelikte bir kanıttır. bunun yanında “tolstoy imla hatası olduktan sonra, battı balık yan gider diye yeni adı kabullendi” diyenler de çıkabilecektir elbette. durumla ilgili kendi duyduğum yorum ise, rusçada barış ve dünya kelimelerinin yazılışlarında bir tek harf farkı olması ve okunuşlarının da aynı olmasından kaynaklanmaktadır. söz konusu dedikodulara yol açan sürecin başlangıcı ise yanılmıyorsam 80’lerde bir rus bilgi yarışmasında eserin sorulduğu bir sorunun doğru cevabının “savaş ve dünya” olarak açıklanması olmuş.

bunun yanında yakın zamanda penguin yayınları eseri yeni bir ingilizce tercümeyle yayınlarken, önsözde daha ilginç bir bakış açısı ortaya koymuş, tolstoy’un kendi eserini yanlış isimlendirdiği görüşünü cesurca açıklama yoluna gitmiş. bu her ne kadar ispatı olmayan bir iddia olsa da, kitabı okuyanlar için çok mantık dışı olmayabilecektir. zira roman hakikaten de gidip gelen süreçler halinde bize savaşı ve barışı kontrastlama ya da kıyaslama amacı gütmekten uzaktadır. elbette böyle motifler de destansı eserde sıkça yer almaktadır ama anlatılanların “savaş ve barış” adının ortaya koyduğu tarzda bir ying yang ilişkisinden uzak olduğu da gözden kaçmamaktadır. kendi adıma barış kelimesinden çok “ve” kelimesi bende bu sorunu yaratmaktadır diyebilirim.

biraz tarihçesine girmek gerekirse

savaş ve barış 1865 ile 1869 yılları arasında (o zaman adet olduğu üzere dergilerde) yayınlanmış, tolstoy’un napolyon savaşları esnasındaki rusya’yı ve bir çok gerçek tarihsel kişiyi arka plan seçerek anlattığı bir hikayedir. her ne kadar şimdi “büyük roman” olarak adlandırılsa da, o zamanın standartlarındaki roman formatına çok da uyan bir eser değildi savaş ve barış. tolstoy’un kendisi bile ilk romanı olarak anna karenina‘yı saymaktadır.

roman, beş aristokrat rus ailesinin etrafında geçer diyebiliriz. bunlardan en önemlileri elbette bezukov’lar, rostov’lar ve bolkonski’lerdir. ancak hikayede o kadar çok karakter vardır ve büyük çoğunluğu o kadar derinlemesine geliştirilmişlerdir ki, insanın karakterlerin yazılı olduğu bir “rehber”siz romanı okumaya başlaması, ilk 100 sayfa sonunda pes etmeyi kaçınılmaz kılabilir. eserin ilk dörtte üçlük kısmı daha çok kendi yarattığı karakterlerin etrafında dönse de, tolstoy’un kitabın son kısımlarında savaşın ve liderliğin doğası, tarih, politika, kahramanlık ve tarihsel kişilikler üzerinde felsefi bir çalışma içine girdiği netçe görülecektir. zaten işte bu format savaş ve barış’ın standart bir roman olmadığı iddiasını güçlü kılar.

ana karakterlerden biraz bahsetmek gerekirse

tek bir başrolden bahsetmenin zorluğu ile söze başlamak gerekir. pierre bezukov, bazı eleştirmenlere göre tolstoy’un kendi yansıması olan, ve rus sosyetesine ve entrikalarına uzak, bazen kendisini zor duruma düşürecek kadar direkt konuşan, kendisini daha henüz keşfetmemiş genç bir adamdır. bir rus aristokratının “piç” oğlu olan pierre kendisine kalan miras sayesinde sosyetede yer bulacak, ancak hiç bir zaman onların parçası olamayacaktır. yakın arkadaşı andrew bolkonski ise, pierre’den hayata bakış açısıyla ayrılmaktadır. zeki, analitik düşünen ve önceliklerini pierre’e göre çok önceden belirlemiş (her ne kadar hikaye içinde o da kendini keşfetse de) vatansever bir askerdir.nataşa rostov, belki romanın en ilgi çekici karakteridir. canlılık, hayat doluluk, heyecan ve şıpsevdilik en büyük özellikleri olan bu rostov ailesinin en küçük kızının kaderi uzun roman boyunca okuyucuyu belki de en çok meraka sevkedecek olanıdır. bunun yanında tolstoy’un açık bir biçimde savunduğu ünlü rus generali kutuzov ve napolyon da romanın en meşhur karakterleri arasında yer alır.

romanda tolstoy hayatla ilgili birçok konuda bazen açık, bazen kapalı görüşlerini ve tespitlerini eser boyunca bize yansıtır

nedir bunlar… başlığında “savaş” gibi strateji ve mantığa dayanan bir kavramı barındırsa da, tolstoy genel olarak insan davranışlarının (özel olarak savaşta komutanların ve siyasetçilerin davranışlarından yola çıkarak) nasıl ve ne kadar sıklıkla mantık yolundan çıktığını gözler önüne serer. mantıklı davranmanın, rasyonelliğin, analitikliğin belki de en gerekli olduğu alanda bile büyük liderler inanılmaz anlamsız davranışlar gösterebilmektedir, ve bunu açıklayan net sebepleri tarihçiler bize sunamamaktadır. tolstoy bunu tarihi yazan karakterlerin, aslında tarih tarafından önceden çizilmiş, ya da o an çizilmekte olan bir olaylar zincirinin basit esirleri olduğu ile açıklamaya gider. sadece savaşta değil, “barış”‘ta da kahramanlarımız hikayenin her aşamasında birbirinden farklı yollara, açık bir mantık ve sebep gösteremeden sapabilmekte, kendileri ve karşılarındakiler için en iyi olanı seçmekten çok, bilinmeyen bir çarkın parçası gibi hareket etmektedirler. ancak görürüz ki, bazen en mantıksız görünen hareketler bir taraf için iyi sonuç verebilmektedir ve biz geçmişi incelerken anlamsız bir biçimde o hareket yolunun ne kadar akıllıca olduğunu sonucuna göre değerlendirip geriye dönük bir anlamlandırma çabasına “girebilmekteyizdir”.

eh tabii ki “hayatın anlamı nedir” gibi ezeli ve ebedi bir sorunun savaş ve barış’ta yer almaması da şaşırtıcı olurdu. hikaye boyunca birden fazla karakter hayatın ne olduğu konusunda, tabir yerindeyse epiphany‘ler yaşıyor. andrew austerlitz’de ölümle burun buruna geldiğinde, göze görünenden çok daha derin bir hayatın, bir gerçeğin varlığını ilk defa farkediyor, belki de neden yaşadığını anlıyor. andrew bunu ölüm karşısında kaldığında farkederken, arkadaşı pierre belki bütün eser boyunca kendi hayatına bir anlam verme çabası içerisinde yaşıyor. pierre bunu aktif bir çaba içerisinde, değişik eylemler içine kendini atarak hayatına orada anlam verebileceğine inanarak yapıyor ancak ne evliliği, ne politika, ne masonluk ne de napolyon’a suikast girişimi esnasındaki milliyetçi kişiliği ona istediği doyumu veremiyor. pierre hayatının olması gereken şeklini zannımca kitabın sonunda bulduğundan ve bunu açıklamak da okuma zevkini kaçıracağından yorumumu fazla uzatmıyorum. ancak pierre’in savaş ve barış sürecindeki hayatını anlamlandırma çabası, belki en çok okuyucuyu pierre karakterine sempati ile bakmaya yönelten özelliği oluyor.

savaş ve barış’ı edebiyatla ilgilenmeyen bir kişiye bile ilginç kılabilecek en büyük tema ise liderliğin ve liderlik tarz ve kapasitelerinin sorgulandığı kısımlar olmalı

tolstoy bu konuyu hem tarihin büyük liderleri napolyon, kutuzov ve alexandr örneğinde ele alıyor, hem de sıradan günlük hayattaki liderliğin etkilerini ve sebeplerini sorgulayarak bize sunuyor. herhalde ortaya koyduğu en büyük söylem ise, liderlerin düşünüldüğü gibi inanılmaz dehalarıyla ve güçleriyle tarihi “yazan” kişiler değil, aslında kendilerinden çok büyük binlerce, milyonlarca olay ve kişinin oluşturduğu bir çarkın esiri oldukları ve tarihin yazarı değil tarih tarafından yazıldıkları, kendilerine verilen rolü oynadıkları…tolstoy bunu kitabın bilhassa savaş stratejisiyle ilgili olan kısımlarında o kadar güzel ve net örneklerle ortaya koyuyor ki, insanın (ya da en azından benim) ikna olmama şansı az kalıyor.

savaş ve barış’ta gözümüze çarpan motiflerden de bahsetmek sanırım yerinde olur

maddi açıdan fakirleşme ve zenginliğin kaybı ile ailelerin yaşadığı dram, sebebi açıklanamayan ve aniden çıkıp aniden biten aşklar, ve belki de en çok ölüm karşısında insanların “gözlerinin açılması” gibi deneyimler bir çok karakterin başından geçiyor. bunun yanında bordino savaşının uzun biçimde anlatıldığı bölümler tarih açısından bir ders olmak ile birlikte, içgüdüleriyle ve inançlarıyla savaşın bütün mantıki gerekliliklerini yerine getiren fransız ordusunu yenen rus ordusunun tolstoy tarafından önümüze konulduğu kısımlar oluyor. gene rus ordusu fransız ordusuyla savaşırken, rus elit tabakasının kendi aralarında rusça yerine fransızca konuşmayı tercih etmesi, savaşın aslında neden yapıldığı, ya da “savaş ve barış” ın ne kadar farklı olabileceğini düşündürüyor insana.

savaş ve barış tam anlamıyla bir destan. belki balzac eserleri kadar edebi, dostoyevski romanları kadar felsefi değil ama edebiyat dünyasında “tek” bir roman. insan eğer azmedip okursa, ki başlarda cesareti kırmak için çok zorlayan bir kitap, okuduktan sonra “ben savaş ve barış’ı okudum” diyebilmenin vereceği haklı böbürlenme dışında, kendi içinde de tekrar tekrar okumaya devam edeceği bir dünyaya sahip oluyor.

Kaynakça:https://seyler.eksisozluk.com/tum-zamanlarin-en-buyuk-romanlarindan-biri-savas-ve-baris

Kitap Okurken Uykunun Gelmemesi İçin Neler Yapılmalı?

Kitap okurken gözlerim kapanıyor” diyenler, okurken uyku gelmesinin nedenlerini hiç merak ettiniz mi? Peki uyku gelmemesi için ne yapmalı?

okumak, aslında göründüğünden daha fazla enerji gerektiren bir eylemdir. okurken beynimiz çok çalışır ve göz kaslarımız yorulur, bu nedenle gözlerimiz yavaşça kapanıp biraz dinlenmeye ihtiyaç duyar. ayrıca okuma eylemini genellikle rahat ve sessiz bir yerde, otururken ya da uzanırken yaparız. aynı zam.anda bu işi günün sonunda yapmamız zaten yorulmuş olan vücudumuzu gevşetir ve uykunun gelmesine katkıda bulunur. peki bunun önüne geçmek için ne yapılabilir?

öncelikle kendimize rahat ama çok rahat olmayan bir yer seçmeliyiz

arkaya yaslanmaktansa, dik oturabileceğimiz bir sandalye seçmemiz gerekir.

gözün yorgunluğunu azaltmak için düşük ışıktan kaçınmamız gerekir

bulunduğumuz ortamın çok sıcak olmamasına dikkat etmeliyiz

uyanık kalmak için okuma öncesinde hafif egzersizler yapabilir; çay, kahve, kakao gibi uyanık tutacak içecekler içebiliriz veya ılık bir duş alabiliriz

çalışan insanlar için zor olabilir ama genelde sabahleyin kitap okumak, akşam okumaya göre uyku problemi yaratmaz

çünkü kitap okumayı uyumadan önceki bir aktivite olarak görmek beyni koşullandırır ve uykuyu getirir.

arka planda hafif ses (tv veya müzik) çalmasını sağlamak

bunun için odaklanma problemi yaşayan biri olmamamız gerekir.

arada mola vermek ve ayağa kalkıp dolaşmak, bu şekilde dolaşım sistemini uyarırız ve uykuyu engelleriz

0-3 Yaş Anne Bebek İlişkisi

Hayatın ilk 3 yılı yenidoğanın hem fiziksel hem de zihinsel ve ruhsal olarak muazzam bir hızla büyüyüp insan yavrusundan küçük bir insana dönüştüğü kelimenin tam anlamıyla mucizevi bir dönemdir. Hayatınızın daha sonraki hiçbir dönemimde bu kadar hızlı gelişme ve değişme, öğrenme imkanına sahip olamayacağınızı düşündüğünüzde bu mucizenin ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Ve bu mucizenin tek yakıtı, itici gücü bebek ile annesi arasında kurulan ilişkidir. 0-3 yaş anne bebek ilişkisi bebeğin büyüyerek bir birey haline gelmesi ve çocukluğun daha sonraki dönemleri, ergenlik ve yetişkinlikte başarması gereken gelişimsel görevleri başarması ve mutlu bir yetişkin olabilmesi için gerekli temeli oluşturur. Bu temel ne kadar sağlamsa çocuğun sonraki dönemlerdeki gelişimi de o kadar sağlam olacaktır, ergenlik krizini atlatabilmek de ancak o temel sayesinde mümkün olacaktır. Dolayısıyla mutlu bir yetişkin yaşamı da ancak sağlam ve doyum veren bir anne bebek ilişkisi ile mümkün olacaktır.

Yapılan birçok araştırma anne bebek bağlanmasının bebeğin fiziksel gelişimi, bağışıklık düzeyi, beslenme ve uyku düzeni, zeka gelişimi ve hatta ani sebepsiz bebek ölümleri ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Yani hamilelik döneminde göbek bağı ne kadar yaşamsal ise doğumdan sonra bebek ile annesi arasında kurulan bağlanma ilişkisi de o kadar yaşamsaldır.

Lütfen bir an için yenidoğan bebeğin içinde bulunduğu durumu zihninizde canlandırın. Yenidoğan bebek kaslarının kontrolünü henüz kazanmamıştır. Yattığı yerden başını kaldırabilmesi, vücudunu kendi kendine döndürebilmesi ve desteksiz oturabilmesi için gerekli kas olgunluğuna erişinceye kadar dünyayla ilişkisi oldukça sınırlıdır. Başlangıçta kendisini diğer nesnelerden ayrı olarak algılayamaz ve isteklerini anlatabilmek için tek yapabileceği ağlamaktır.

Yaşamının bu kadar sınırlı olduğu bu dönemde hayatını sürdürebilmek için sürekli başkalarının ilgi ve bakımına muhtaçtır. Bu durumda onun için tek mesele yaşamını sürdürebilmek yani ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamaktır. Annenin bebeğin beslenme, temizlenme, sevgi ve duygusal yakınlık gibi ihtiyaçlarına olan duyarlılığı ve bu ihtiyaçların karşılanmasına gösterdiği özen, bebeğin temel güven duygusunu geliştirmesine yol açar. Bu durumda bebek anneyi, onu koruyan, besleyen olarak görür ve içinde bulunduğu tamamen muhtaç olma durumunun yaratacağı temel güvensizlikten kurtulur. Ama anne tutarlı ve olumlu değilse bebek çevrenin ihtiyaçlarını karşılamasına ve kendisinin de sorunlarla baş edebileceğine dair güvensizlik duymaya başlar. Bebek için tek önemli olan fiziksel bakımın eksiksiz olarak yapılması değil, aynı zamanda başkalarının kendisini kabul ettiğini ve bakılmaya değer bulduğunu hissetmektir. Bu kabul edilme duygusu kendisine karşı geliştirilen güvenin kaynağıdır.

Temel güvensizliğe karşı temel güven duygusu gelişmiş olan bebek, annesini görünce sevinir, o yokken arar ama gelmeyecek diye korkmaz çünkü annesinin geleceğinden, ihtiyaçlarını karşılayacağından ve kendisini sevdiğinden emindir. Yaşamın bu döneminde temel güven duygusunun gelişmesi, çocuğun kişilik gelişiminde çok önemli yer tutar. Çünkü bu temel güven veya güvensizlik bütün yaşam boyunca sürecek ve kişilik gelişiminin takip eden aşamalarındaki görevlerin başarılması için zemin hazırlayacaktır. Temel güven duygusundan yoksun olarak sağlıklı bir kişilik gelişimi düşünülemez. Ama unutulmaması gereken bir nokta da dünyanın tamamen tehlikelerden arındırılmış bir yer olmadığıdır. Yaşamın her döneminde çeşitli tehlikeler ve engellenmeler ile karşılaşacaktır. Bireyin bu tehlikelerin yaklaştığını fark edebilmesi ve engellenmenin ne olduğunu anlaması için bir miktar güvensizliğe de ihtiyacı vardır. Önemli olan güven ile güvensizlik arasındaki dengenin güven lehine kurulabilmesidir.

Bebeklik döneminin bir diğer önemli özelliği, bireyin ilk sosyal ilişkilerinin bu dönemde kurulmasıdır. Bebeklerle ana babalar arasında duygusal olarak olumlu ve karşılıklı yardım edici bir ilişkinin kurulması gereklidir. Bu ilk ilişkinin başarılı bir şekilde kurulabilmesi hem temel güven duygusunun kazanılmasında hem de bireyin bütün yaşamı boyunca kuracağı sosyal ilişkilerinde başarılı olacağı ilişki kalıplarını geliştirmesinde etkili olacaktır.

Bebeğin bir buçuk yaşına gelmesiyle birlikte kas ve hareket gelişimi hızlanır. Çocuk anne kucağına bağımlı olmaktan kurtulmuştur; etrafındaki nesnelere uzanabilir, yürüyebilir. İşeme ve dışkılama işlevini yerine getiren kaslar da olgunlaşmıştır; artık istediği zaman tuvaletini tutabilir ya da bırakabilir. Tutmak ve bırakmak arasındaki ikilem onun için yeni bir durumdur. Çocuk yaşamında ilk defa benlik kontrolünü hissetmektedir; tuvalet kontrolü kendi elindedir. Bunun yanında anneyle olan iç içe geçmişlik bitmekte, çocuk bir noktaya kadar annesinden ayrılmaktadır. Bu ayrılığın yarattığı kaygı ve tuvalet kontrolünün başarılamaması korkusu çocuğun 3 yaşına gelinceye kadar karşılaştığı güçlüklerdir. Ebeveynin bu dönemde yapması gereken çocuğun benlik saygısını düşürmeden benlik kontrolünü deneyimleyebileceği bir ortam yaratmaktır.

Temel güven ve güvensizlik arasındaki dengenin kurulmasından sonra, çözülmesi gereken çatışma utanma ve şüpheye karşı özerklik duygusunun başarılabilmesidir. Bu yaşlarda çocukta utanma duygusu gelişmeye başlar ve kendi kontrolü altında olması gerektiğini düşündüğü bölgenin, sürekli başka biri tarafından kontrol edilmesi ve izleniyor olması bu duyguyu ortaya çıkarır. Şüphe ise çocuğun kontrolünü üstlendiği fakat göremediği “arka” ile ilgilidir. Eğer kişilik gelişiminin daha önceki aşamasında temel güven duygusu gelişmemişse veya tuvalet eğitimi sırasında ağır utandırmalar ve cezalarla çocuğun özerkliğine izin verilmeyen sıkı bir kontrol uygulanırsa çocuğun özerk olma; kendi kendine yeten olma duyguları gelişemeyecektir. Bu noktada anne çocuk arasındaki ilişki hem çocuğu destekleyen hem de çocukla annesi arasındaki ilk ayrılığa izin veren bir ilişki olmalıdır. Anne çocuğun kendisinden ayrılmasına/uzaklaşmasına izin vermeyecek şekilde çocuğu kısıtlar, duygusal olarak baskı kurarsa gelişim bu noktada takılı kalacaktır.

Ayrıca çocuğun kakasını ve çişini istediği zaman tutmayı, istediği zaman bırakmayı öğrenme sürecinin hem psikolojik hem de sosyal boyutu vardır. Bu sürecin psikolojik boyutu olarak bazen tutmanın bazen bırakmanın gerekli olması, aynı ihtiyaca karşı iki zıt tutumun benimsenmesi demektir. Bu zıtlık giderek çocuğun bu dönem içinde karşılaştığı herşeye verdiği duygusal tepkilere genellenebilir. Bir gün annesinin kendisini parka götürmesi, gezdirmesi için ağlayan çocuk ertesi gün annesi kendisini dışarı çıkarmak isteyince evden ayrılmamak için direnebilir.

Bu durumun sosyal boyutuna baktığımız zaman çocuk hayatında ilk defa olarak toplumsal düzenin kuralları ve yasaklarıyla karşılaşmaktadır. Çocuğun ne zaman ve nerede kakasını ve çişini yapabileceği, aynı zamanda yeni yürümeye başlayan çocuğun evin nerelerini araştırmasına izin verileceği bu dönemde karşılaştığı kurallardan bazılarıdır. Bu kuralların öğrenilmesi ve benimsenmesiyle çocuk “kanun ve düzen” toplumuna dahil olmaya başlar. Anne bu döneme kadar dış dünyayı ve seveceği diğer kişileri çocuğa tanıtırken 1.5 ile 3 yaş arasındaki dönemde de kural ve yasakları çocuğa tanıtma işlevini üstlenmelidir. Bunu yaparken de katı ve cezalandırıcı olmak yerine onarıma, telafi etmeye izin veren yumuşak bir tutum izlenmelidir.

Yazar: Uzman Psikolog Sezen Erem

Kaynakça:

https://sevgilibebek.com/makaleler/ebeveyn-aile/0-3-yas-anne-bebek-iliskisi/3/

Okumak ve kitap Uzerine

İnsanlar, hiçbir bilgiye sahip olmadan doğar. Yaşamı boyunca birçok bilgi öğrenir. Başarının sırrı da okumaktır. Okulda olduğu kadar hayatta da başarının en önde gelen şartlarından biri yine okumaktır. Yüzyılların deneme ve araştırma ürünlerinden yararlanmak, uygar ve kültürlü bir insan olmak için çok okumalıyız. Okul kitaplarıyla yetinmemeliyiz. Uygarlık bizden önceki kuşakların biriktirdiği bilgi ve anıların bir toplamıdır. Biz, uygarlığa o kuşakların kitaplarını okumakla katılabiliriz. Hiçbir şey okumanın yerini tutamaz. Kültürlü bir insan olmanın biricik yolu okumaktır.

Okuma olayı bir uzun yolculuktur; beşikle başlar, mezarla biter. Okulla beraber biten okumalar yarıda kalmıştır. Okuma iğneyle kuyu kazmaktır; kararlılık ister, sabır ister. Okuma bir arayıştır, hakikati, doğruyu, güzeli arayış. Her arayış içinde bulma heyecanını barındırır. Bulursunuz, ikinci, üçüncü… Arayışlar başlar. Umut ve heyecan, okumanın ayrılmaz iki vasfıdır. Okuma insanlığın, umut ve heyecan da canlılığın şartıdır.

Kitap okumak yüzyıllardır yapılan bir şeydir. Kitap okumanın hemen hemen hiç bir kötü etkisi olmamakla birlikte çok fazla yararı vardır. Okumanın asla sonu yoktur ne kadar okursan o kadar iyidir yani hayatının sonuna kadar okuyabilirsin. Okuyan insan her zaman bilgili ve hayatında başarılı olur. Bilgi çağında yaşıyoruz ve bizim en fazla bilgi toplayacağımız şeyler kitaplarımızdır. Okumak ruhu yüceltir ve insanlar size daha fazla değer verir. Cahillikten kurtulmanın yolu kitapları okumaktan geçer.

İnsan bir kitabı okuduktan sonra eskisinden daha akıllı hareket edebilmeli, başkalarının sözüne aldanmadan her şeyi daha açık görmeye, daha derin hissetmeye başlamalıdır. Güzelliği daha çok anladım, daha nazik, daha neşeli, daha mutlu oldum diyebilmeli. Düşüncelerim gelişti, hayatı ve insanları daha iyi kavradım, yaşama gücüm, hayata karşı cesaretim daha da arttı diyebilmeli. O zaman okuma boşa gitmemiştir. Bunları söyleyemezseniz, siz de marangozluk kitabını okuyan, fakat boş sandıklar üzerinde çoluk çocuğu ile yemek yemeğe mahkûm olan adama benzersiniz.
Kitap okurken rast gele, gevşek ve yorgun bir kafa ile okuyorsanız kitabın size yararlı olması olanağı sağlayamıyorsunuzdur. Oysaki tüm kuvvet makinemizi harekete geçirmedikçe iyi okumaya olanak yoktur. Bizden daha güçlü bir kafa, bize bir takım fikirlerini telkin etmek istiyor. Biz, böyle okuyuşumuzla onları hazmettiğimizi sanıyoruz. İşte bu sanış bizi aldatmaktadır. Okumayı düşünce izlemedikçe bu okuma boşuna yapılmıştır. Emekler boşa gitmiştir. Yıllar boşuna harcanmıştır. Eller boşu boşuna kitap yapraklarını çevirmiştir. Bu bir bakıma anlamsızlıktır.
Kitaplar solmayan çiçeklerdir. Büyük ün salmış hiçbir kitap yok ki en az iki defa okunmadıkça, okunmuş sayılabilsin. Büyük bir kitabı, büyük bir adamı dinler gibi kuvvetli bir düşünce ile okuyunuz. Satırlar üzerinde düşününüz. Aradan bir zaman geçtikten sonra tekrar okuyunuz. Ancak bundan sonradır ki kitap sizin kişiliğinize girer. Bir parça olur sizden… Hayatınızı, düşüncelerinizi etkiler. Herkes bol bol kitap okumalıdır.

Yazarlar bir kitabı yazabilecek konuma gelebilmek için uzun yıllar birçok kitap okur, araştırmalar yapar ve de yaşadığı yıllar boyunca kazandığı tecrübe ve güçlü birikimlerle birlikte yazdığı birçok deneme yazılarından sonra yazar olur.

Yazar, yazılarını ortalama iki yıllık bir uğraştan sonra kitap haline getirir. Bizse bu kitaplara kitapçılardan satın alarak, ya da devletin bizlere sunduğu en güzel hizmet olan kütüphanelerde ulaşırız. Bilginin merkez bankaları olan kütüphanelerimiz bizlere karşılık istemeden bilgiler veren hazine kaynaklarıdır. Bizler bir kitabı anlayarak okuduğumuzda yazarın kitabı yazmaya harcadığı zaman ve yıllarca kazandığı tecrübe birikimine kitabı bir kaç saat içinde okuyarak ulaşırız. Bu da bize dünyanın en değerli şeyleri olan hayattan ve zamandan kazanmamızı sağlar. Kitaplar bize çağımızın en önemli unsurlarından olan DİLİMİZİ ve de ZAMANIMIZI en doğru bir şekilde kullanabilmemizi öğretir.

Kitap Okumak Neden Önemlidir?

Okuyarak olayların ve gelişmelerin iç yüzünü öğrenen bir kişi, öncelikle kendine olangüvenini artırır. Bu ise aynı zamanda düşünce ufkunu geliştirip, geniş bir görüş açısı sağlayarak, olayları inceleme yeteneği kazandırır. Ayrıca okuyan kişiler çok okumanın beraberinde getirdiği zengin kelime dağarcığına sahip oldukları için, hikmetli ve etkileyici konuşarak hitap ettikleri kişilerde etki de uyandırırlar. Bu etki ise insanlarla ilişkileri güçlendirmekte, kişiye daha sosyal bir karakter kazandırmaktadır. Dahası, geniş kelime dağarcığı, insanın daha fazla kavramla düşünebilmesini de sağlar. Yani düşünce kapasitesini ve kültür düzeyini artırır. Boş zamanlarını, çoğu zaman hiçbir yararlı bilgi aktarmayan televizyon karşısında geçirmek yerine kitap okuyarak değerlendiren bu kişiler, edindikleri bilgi ve kültür sonucunda aynı zamanda toplum içinde etkin bir kişiliğe sahip olurlar. Tüm bu özellikler, kişilerin öncelikle kendileri için okumaları gerektiğinin çok önemli bir göstergesidir. Okuyarak kendini geliştiren kişiler ise elbette çevrelerinde gelişen olaylara da hakim olacak ve toplum içindeki eğitim seviyesinde zamanla bir ilerleme sağlanacaktır.

Okuyarak Zaman Kazanmak

Genellikle iş sonrası veya evde televizyon karşısında amaçsızca, kanal kanal dolaşarak boşa geçirilen zamanlar, kitap okuyarak geçirilebilecek en verimli zamanlardır. Bunun yanı sıra otobüs, tren, taksi ve uçak gibi ulaşım araçlarında seyahat ederken zorunlu olarak geçen boş zamanlar da kitap okuyarak değerlendirilebilecek anlardır. Özellikle bekleme yapılan yerlerde kitap okumak, geçirilen zamanı hem zevkli hale getirecek hem de kişinin yeni bir şey daha öğrenmesine vesile olacaktır. Bu konuda gelişmiş ülkelerin çizdiği tablo oldukça etkilidir. Sahip olunan her boş anda yanlarında bulunan kitabı okuyan Batılılar, kitap okuma alışkanlığının en güzel örneklerini sergilemektedirler.

Doğru Kitap Nasıl Seçilir?

Okuma alışkanlığı ile ilgili tüm bu ayrıntıların yanı sıra özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta, okunacak kitabın seçilmesinde özen gösterilmesidir. Bir yıl içerisinde basılan binlerce kitabın arasında elbette faydalı eserlerin yanı sıra kitap olarak değerlendirilemeyecek yayınlar da vardır. Tüm bu kitapların arasında okunacak doğru kitapları seçmek ise ancak kişileri doğru yönlendirmekle mümkündür. Öncelikle okunacak eserlerin okuyacak kişiye heyecan vermesi ve kişinin kitabı zevk alarak okuması önemlidir. Çünkü aksi özelliklere sahip kitaplar, kişileri şüpheci ve ümitsiz bir ruh haline sürükler. Karanlık ve iç karartıcı konuların anlatıldığı kitaplardan ise kaçınmak gerekir. Okuyan kişinin gelişmesinde faydalı olacak içeriklere sahip kitaplar, aynı zamanda kişileri vesveseden uzak tutar ve ümitsizliğe düşürmez. İyi bir zihne sahip olacakları için de doğru ile yanlışı çok daha kolay ve hızlı şekilde ayırt edebilirler. Ayrıca kolay anlaşılır ve samimi üsluptaki kitaplar, okuyan kişilerde çok daha hızlı etki uyandırır. Bu da her okuyan kişinin bilgileri kolay anlamasını ve öğrendiklerinin aklında kalmasını sağlar.
Unutulmamalıdır ki; şeytanın oyunu olan zararlı akımlar insanlara her an telkin edilirken, karanlık ve iç karartıcı kitaplar okunması bu saptırıcı akımların işini kolaylaştıracaktır. Oysa asıl önemli olan bu zararlı akımların ve davranışların gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak kitaplar okumak ve herkesi bu tarz kitapları okuması için teşvik etmektir. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, şüpheli izahlara dayanan, yalan ve safsatalarla dolu olan yazılar elbette kişilerde olumsuz etkilere neden olur. Bu olumsuz etkiler ise ancak bilimsel gerçeklere dayanan, okuyan kişiyi yormayan, yalın anlatımlı ve kolay anlaşılabilen kitapların okunması ile engellenebilir.

OKUMANIN FAYDALARI

1. Gelecekte iyi bir konuşmacısı ve yazar olabilmemize yardımcı olur,

2. Sözün rengini görmemizi, yeşilin sesini duymamızı, zamanı yakalamamızı,
çağa

ayak uydurmamızı sağlar,

3. Uygar bir topluma kavuşmamızı, kimsenin yardımı olmadan kendi
ayaklarımızın üzerinde insanca yaşayabilmemizi sağlar.

4. Akıl ve fikir dünyamızı genişletmemizi, bilimin bize sunduğu imkanlardan en
iyi

şekilde faydalanmamızı sağlar,

5. İçinde bulunduğumuz karanlık denizinden çıkıp, ışığın sahillerinde dolaşmak
ve ışığın gölgesinde yaşamamızı sağlar,

6. Yaratılış nedenimizi bilmemizi, dinimizi ve gerçek hayat kurallarını
öğrenmemizi sağlar,

7. Kültürünüzü arttırır,

8. Bilgili kişilerle doya doya sohbet edebilirsiniz,

9. Hayata bakışınız değişir,

10. Hızlı konuşma ve kendinizi daha kolay ifade edebilme yeteneğiniz artar,

11. Okuduğumuzu anlama ve yorum yapma yeteneğimiz gelişir,

12. Her şeyden önemlisi kitap okumanın verdiği huzuru içinizde hissedersiniz.

13. Üç boyutlu dünya dışında dördüncü boyutu, maddenin mana alemini
görmemizi, iyiliğe, doğruya, güzele ve gerçeğe ulaşmamızı sağlar,

14. Geleceğin öğretmeni, belki de bir başbakanı olabilmemizi sağlar, Çünkü
okuduğumuz sürece özgürüz ve bizler özgür olduğumuz sürece hayatı daha
iyi yaşayabiliriz,

15. Toplumdaki diğer insanlardan farkımız olur,

16. İş hayatımızda, öğrencilik hayatımızda kısaca bütün yaşamımızda
başarılı olmamızı sağlar,

17. Mümkün olduğunca temiz ve sağlıklı olmamızı sağlar,

18. Ülkemizin kalkınarak daha ileriye gitmesine katkıda bulunmamızı sağlar,

19. Herşeyi daha iyi anlamamızı, yorumlamamızı ve problemlerimizi
karşımızdakine daha iyi anlatarak kısa sürede çözümler bulmamızı
sağlar,

20. Kitap okuma hayatı sevdirir,

21. Kitap okuma düşünceleri olgunlaştırır. Okuma, düşünceyi besleyen,
geliştiren ve çabuklaştıran ana kaynaklardan biridir,

22. Kitap okuma stresi azaltır,

23. Kitap okuma zihni açar, hantallıktan kurtarır,

24. Kitap okuma birçok şeyi güzel görmemizi sağlar,

25. Kitap okuma bizi bir bilen yapar,

26. Kitap okuyanın güvenilir bir çevresi oluşur,

27. Bilgi dağarcığımızı ve kelime hazinemizi zenginleştirir.

28. Genel kültürümüzü artırır. Etkin ve etkili bir insan olmanın yollarını açar.

29. Dünyaya bakış açımızı değiştirir.

30. Toplumsal ilişkilerimizin kalitesini artırır.

31. Hayal gücümüzü geliştirir.

32. Okumak haz duymaya, zihnimizi süslemeye, karar verme yeteneklerimizi
geliştirmeye yarar. İnsanı olgunlaştırır, erdemli kılar.

Yukarıda kitap okumanın sizlere getireceği yararlardan sadece birkaçını belirttik. Toplum olarak bizler kitap okumalı ve bizden küçüklere kitap okuma alışkanlığını kazandırmalıyız ki, bugünün küçükleri büyüdüklerinde bu ülkenin bulunduğu durumu anlasınlar ve modern refah seviyesine ulaştırabilsinler.
Okuma alışkanlığı sizi mezara kadar bırakmayacaktır. Siz çok zengin olabilirisiniz, çok güzel bir işiniz ve aileniz olabilir. Bunlar elinizden uçup gidebilir. Okumanın size kazandırdığı itibar, bilgi ise sizi hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Kitap okumanın en önemli faydası hiç kuşkusuz insanın kendini tanımasını sağlamasıdır. Okuyan insan hangi alanda başarılı olacağını, hangi alanın onun kişilik yapısına uygun olduğunu tespit edebilir. Dünyanın en zeki insanı olarak kabul edilen ve Nobel Ödülü sahibi olan Einstein, üniversite mezunu değildi. Onu başarılı yapan okuma alışkanlığıydı. Kendimizi tanıyarak hayatta başarılı olabilmenin en önemli yolu okumaktır. Kitap okuma, düşünceleri olgunlaştırır. Çok kitap okuyalım, okuduğumuz kitapları iyi anlayalım. Kitaplar, bizi motive eder, hayata bağlar ve ufkumuzu açar. Düşünme, hedef belirleme, ileride büyüyünce yetenekli kişiler arasında yer alma imkânı verir. Eğer ülkemiz için bir kısım başarılı projeler geliştirip kendimizi ispatlamak istiyorsak bolca kitap okumalıyız. Çünkü önemli projeler üretmek, başarı ister, güç ister, gayret ister, bilgi ister. İnsan hayatta, önce kendine güven duymalı. Daima başarılı olma tutkusu ile yaşamalıdır. Çalışkan kişinin gündeminde başarısızlık yoktur. Bir insanın sahip olduğu görüş ve düşünceleri bilgi ve kültür düzeyi kadardır. Bizim ecdadımız daima büyük düşünmüş, büyük projelere imza atmıştır. Bizler de büyüklerimize özenerek daima kendimizi geliştirmeli ve onların bıraktığı projeleri tamamlamalıyız. İnsanın davranışlarındaki olgunlaşma, düşüncelerindeki güzellik kültürel birikimini ve bilgiyi yerli yerince kullanma becerisini gösterir. İşte insanı bu seviyeye getiren bir uygulama yeteneğidir. Bu yeteneğin oluşması ise sürekli ve düzenli okuma alışkanlığıyla mümkündür. Sonuç olarak insan, kitap okuma alışkanlığı kazanınca kendine güveni artar. Kitap okuyan insanların becerisi ve bilgisi artar.

İnsanların kişisel gelişimlerini tamamlamaları için güncel yaşamda belirli aktiviteler yapmaları gerekmektedir. Bu aktivitelerden sadece bir tanesi ise kitap okumaktır. Kitap okuyarak ruhumuzun derinliklerindeki o çocuğu büyütebilir ve görüşlerimizi değiştirebiliriz.

Düz mantık olarak düşünürsek bir günde uyuma ihtiyacı dışında ortalama olarak 10 saat aktif olarak faaliyet gösteriyoruz. Bu 10 Saat içerisinde sadece 45 dakikalık dilimi kitap okumaya neden ayırmıyoruz acaba? Günde sadece 45 dakikamızı ayırarak kendimizi sorgulayabilir ve rahatlamış oluruz. Gelin kitap okumanın ileriki zamanlarda bize getireceği sonsuz yararlardan birazını düşünelim

Kitap Ne Sağlar?

· Kitaplar dilin kullanımını geliştirir ve yaşama tarzlarını öğretir.

· Çocuklar kitapla insanları tanıyıp değerlendirebilir. Roman ve hikâyelerin

akışı içinde insanların davranışlarını tanır. Buradan hareketle, hangi

davranışa sahip insanlarla dost olunacağını ve hangi davranışlardan da uzak durulacağını sezer hale gelirler.

· Hayatla alâkalı problemleri ve onların çözümlerini kitaptan okuyan çocuk,

kendi hayatında benzer problemle karşılaştığında ben bunun çözümünü

biliyorum der.

· Kitap insana hayal kurmayı; insanları, tabiatı, canlıları sevmeyi öğretir,

· İcatlara ve teknolojiye merak uyandırır, araştırma yapmaya sevk ederler

· İnsana, kâinattaki yerini ve görevini bildirir,

· Doğayı öğretir,

· Kelime hazinenizi genişletir,

· Yalan söylemenin kötülüğünü, hırsızlığın, kavga ve savaşın çirkinliğini

öğretir,

· İnsanları sevmeyi ve saymayı öğretir,

· Karşılıksız iyilik yapmayı öğretir,

· Cesaretli, azimli, alçak gönüllü olmayı öğretir,

· Kendimize hedef koymamızı sağlar,

· Fikir üretmemizi sağlar,

· Düşündüğünü ifade edebilme yeteneği kazandırır,

· Başarılı olmak için çalışmak gerektiği gerçeğini öğretir.

Okuma, çocuğun iletişim kabiliyetlerine önemli katkılarda bulunmaktadır. Kendisine kitap okunan çocukların dil gelişmesi sağlıklı olmaktadır. Kitap okuyan çocukların iletişim kapasiteleri artar. Günümüz bilgi ve iletişim toplumunda kendini iyi ifade eden kişilerin başarılı olduğunu vurgulamak gerekir. Düzenli okuma çocukların kolay öğrenme ve doğru hüküm verme kabiliyetlerini arttırır. Kitapların kazandırdığı zihin gücü; öğrenme, sorgulama ve karar verme süreçlerine önemli ölçüde etki ederek kişinin muhakeme gücünü arttırır. Kitap okuma esnasında beyin aktif olarak çalışır. Bu durumda birçok yürütücü fonksiyon (zihnî bilgi işleme ve hafızaya alma süreci) aktif olarak kullanılır. Okumanın sonucu olarak çocukta dikkat, anlama ve anlamlandırma, gördüklerini fark etme gibi birçok zekâ fonksiyonu olumlu yönde gelişmektedir. Amerikalı ünlü yazar Alvin Toffler21. Yüzyılın cahilleri, okuma-yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştiremeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır diyerek okuma yazma bilmesine rağmen okumayan günümüz insanını cahil olarak değerlendirmektedir. Bu görüşünde de haklıdır.
Yine Amerikalı edebiyatçı Ursula Kroeber Le Guin Eğer bir nesil cehaletin mutluluk olduğunu sanarak yetişirse, bir sonraki nesil cehaletini bile fark edemeyecektir. Çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecektir diyerek cep telefonu, bilgisayar, televizyon gibi araçlardan doğru olup olmadığı belli olmayan bilgilerle yetişen günümüz insanına önemli bir uyarı yapmaktadır.

Kitap Güzel Bir Hediyedir

Kitaplar, güncel bilgilere sahip olmak için okunması gereken dergi ve gazetelerden ayıran en önemli özellikleri kalıcılığı ve her zaman başvurulacak bir kaynak olmalarıdır. Dergi ve gazetelere oranla çok daha detaylı bilgiler içeren kitap, doğru seçim yapıldığında okunduğu her dönem yarar sağlayacak bir kaynaktır. Bu yazıyı okuduktan sonra eliniz kütüphanenizdeki tozlu raflara gidiyor ve kitap alıp okumak içinizden geliyorsa dünyada şuan sizden mutlu insan yoktur diye düşünmelisiniz. Unutmayın ki En Büyük düşman, cahil dosttur Okumak insanın kişisel gelişimini sağlayan en önemli etkenlerden biridir.

Kaynakça: http://www.bucakkutup.gov.tr/TR-108844/okumak-ve-kitap-uzerine.html